Çarşamba, Aralık 10, 2008

VALLAHA ERZURUMİ ÇOK SEVİREM :)))

Ele göresmişem, burnumda tütir.
Herifi garısi canım Erzurum.
Ne olur beni de oraya götür,
Geride bırahdım malım Erzurum.

Havasi suyuni nasi ariram,
Zehiri zukkumi balım Erzurum.
İnan tutacağım heçbir dalım yoh,
Sen benim son dalım, dalım Erzurum.

Kışın uzun soyuğun, tipin varimiş,
Ben onların hepsine gurban olim.
Caddelerin soğahların bol garmış,
Kendimi bağrına salim Erzurum.

Dağlaran bahanda huzurlar verir
En böyük sevgilim, yarim Erzurum.
Sene gelen bütün kemlikler erir,
Gel seni bağrıma sarim Erzurum.

Pınarların bol bol soyuh su verir,
Cennet çeşmem, akpungarım Erzurum.
Yaz gelende, dağlardan garın erir,
Yohların var eder, varım Erzurum.

Tarih gohar olan toprağın daşın,
Top dağı'ndan Gez'e varim Erzurum.
Saymah bitirir mi daha nelerin,
Sen benim her şeyim, varım Erzurum.

Zinnur Tiryaki

Salı, Kasım 11, 2008

Eskidendi...


Eskidendi, Çok Eskiden

Hani erken inerdi karanlık,
Hani yağmur yağardı inceden,
Hani okuldan, işten dönerken,
Işıklar yanardı evlerde,
Eskidendi, çok eskiden.

Hani ay herkese gülümserken,
Mevsimler kimseyi dinlemezken,
Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken,
Eskidendi, çok eskiden.

Hani hepimiz arkadaşken,
Hani oyunlar tükenmemişken,
Henüz kimse bize ihanet etmemiş,
Biz kimseyi aldatmamışken,
Eskidendi, çok eskiden.

Hani şarkılar bizi bu kadar incitmezken,
Hani körkütük sarhoşken gençliğimizden,
Daha biz kimseye küsmemiş,
Daha kimse ölmemişken,
Eskidendi, çok eskiden.

Şimdi ay usul, yıldızlar eski
Hatıralar gökyüzü gibi gitmiyor üstümüzden
Geçen geçti,
Geceyi söndür kalbim
Geceler de gençlik gibi eskidendi
Şimdi uykusuzluk vakti.


Murathan Mungan


Salı, Kasım 04, 2008

Bir ada ülkesi hikayesi

Evet seyyah Aysel yine yollara düştü bu yakınlarda:) Size Sezar tarafından Kleopatra’ya hediye edildiği söylenen bir adayı tanıtmak istiyorum bu sefer. Tahmin edebileceğiniz üzere Kıbrıs’tan bahsediyorum.

Bir zamanlar, Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar birlikte kardeşçe yaşarlarmış. Ondan sonra her şeye karışan bazı ülkeler, iki toplumu birbirine kışkırtmış ve çatışmalar başlamış. Sonra da sınırları ikiye bölünmüş Kıbrıs'ın.

KKTC olarak dünyada sadece Türkiye tarafından bilinen ve tanınan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde, yıllarca İngiliz sömürgesi olarak yaşayan adalı insanların şaşırtıcı bir biçimde kuşaktan kuşağa hala daha İngilizceyi çok güzel konuştukları, hatta Türkçeden iyi İngilizce konuştukları söylenebilir:) Kıbrıs insanları, bir tuhaf komik hatta bir o kadar da eğlenceli Kıbrıs Türkçesi konuşuyorlar. Daha da komik olanı, esas doğru olan Türkçeyi kendilerinin konuştuklarını iddia ediyor olmaları, Türkiyeli Türklerin değil:)

Doğma büyüme buralı olanların keyfine pek bir düşkün, pek bir rahat hatta belki de pek bir tembel olduğu söylenen bir yer bu yavru vatan. Bir İngiliz hayranlığı ile birlikte öyle bir ülke ki burası, bir ucundan bir ucuna bir kaç saatte gidilebiliyo:)

Muhteşem manzaralı kaleleri, cam gibi denizi ile bir türlü paylaşılamayan bu ufacık toprak parçası üstünde iki ayrı din, iki ayrı dil konuşulmasına rağmen yaşayan halkın kültürünün aynı olduğu bir yer Kıbrıs. Hayalet bir havaalanına sahip, toplu taşıma aracı yok, soldan direksiyonlu arabalar var ve çok lüks mercedes taksilere sahip bir ada burası.

Kıbrıs’ı görene kadar dört tarafı denizlerle çevrili bu kara parçasının bu kadar kurak bir yer olduğunu biri bana söylese inanmazdım. İki yıldır buraya doğru dürüst yağmur yağmıyormuş. Kıbrıs’ta Doğu Akdeniz iklimi görülüyomuş. Yazları sıcak ve kurak, kışları ise serin ve az yağışlıymış. Kışın sıcaklık ender olarak 0 derecenin altında kalırmış. İkliminden dolayı fazla yağış almıyormuş ve genellikle sıcak ve güneşliymiş. Adanın tarımsal kuraklık yaşamakta olduğu, içme suyunun ise yüzde 70′inin deniz suyundan elde edildiği, susuzluk probleminin çekildiği bir yer olduğunu da öğrendim ayrıca. Birde bazı yerlerde yolların sağlı sollu etrafında yer alan okaliptus ağaçları var. İngilizler tarafından 19. Yüzyılda Avustralya’dan getirtilen okaliptus ağaçlarının ekilmesinin sebebi, muhtelif yerlerdeki bataklıkların kurutulmasıymış. Malum okaliptus çok miktarda suyu alıp havaya vererek, bataklığı kurutup etrafını da tarıma elverişli hâle getirmekteymiş. (bu çok fazla akademik bilgi oldu galiba:)

Kumardan kendilerini alamayan insanların uğrak yerleri olan o meşhur kumarhanelerinden birini, ünlü Casinolarını da gördüm burada. (içeride fotoğraf çekmek yasak olmasaydı casinoyu size gösterebilirdim.) Oynadın mı diye sormayın lütfen, Valla oynamadım. Sırf sizlere anlatmak için hiçbir masraftan kaçınmayarak gezdim, yani yanlış anlaşılmasın efendim.:))


Ercan Havaalanı’ndan Lefkoşa’ya indiğinizde görülen Beşparmak dağları, güzelim kumları, sevmediğim ızgara hellim peyniri, yol boyunca gördüğüm mini-malikâneleri, otel odamın balkonundan seyrettiğim muhteşem yakamozları vardı. Masmavi Akdeniz’in en güzel plajlarına sahip olan bu adanın denize bakan otellerinin bir odasında kalmanızı tavsiye ederim, çünkü gün batımı ya da doğuşunda kartpostallık manzaralar yakalayabilirsiniz.


Sevgili Hocamla gruptan koparak kaçamak yaptık ve sonradan Mevlevi müzesi olarak düzenlenmiş olan Mevlevi tekkesini ziyaret ettik Lefkoşa’da. Dünya üzerinde en iyi korunmuş olan Mevlevî Tekkelerinden biri Lefkoşa’da bulunuyormuş. Yapı iyi korunmuş ve çeşitli restorasyonlara tâbi tutulmuş ve şu anda Mevlevî Müzesi olarak kullanılıyor. İyiki de gitmişiz oraya, her ikimizde çok güzel manevi bir doyumla ayrıldık oradan.


Lefkoşa’daki Selimiye Cami (St. Sophia Katedrali), Kıbrıs’taki en büyük, en görkemli ibadethane ve en önemli Gotik mimari eser olarak kabul edilmekteymiş. Daha önce aynı yerde bulunan bir Bizans kilisesinin üzerine kurulduğu söylenmekte. Girişin iki yanında bitirilememiş olan çan kulelerinin üzerine, Osmanlılar tarafından cami minareleri oturtulmuş.


Venedikliler tarafından inşa edilmiş olan kalın yüksek surlarla çevrili Başkent Lefkoşa şehrinin 3 ana giriş kapısı varmış. Türkler tarafından sonradan tamir gören Girne kapısından şehrin iç kısmına doğru ilerledik ve tarihi mahkeme binalarını gördük. Görülecek tarihi anıtlardan birisi de Venedikliler tarafından dikilmiş olan Lefkoşa-Atatürk Meydanı'ndaki Venedik Sütunu (Dikilitaş). Kumarcılar hanı ve Büyük hanı geçerek (Osmanlılar tarafından yaptırılan Lefkoşa’daki Büyük Han, iki katlı ve geniş bir avlunun etrafında sıralanan odaları var. Burada hediyelik eşya dükkânları ile otantik restoranlar bulmak mümkün.) Türk ve Rum kesimini birbirinden ayıran sınır kabul edilen bir sokağa geldik. Dünyada aynı şehrin iki farklı ülkenin başkenti olduğu yegâne şehirmiş Lefkoşa. Bu ilginç tarihi şehrin sokaklarında gezinirken çarşının orta yerindeki Lokmacı barikatını da gördük tabiki. Eski Lefkoşa’yı tam ortadan ikiye bölen bu sınır (Lokmacı duvarı), 5-6 metre genişliğinde bir yol aslında. Şehrin kalbinin attığı bu uzun çarşının bir devamı varmış Rum Kesimi’nde. 300 yıldan fazla Türk idaresinde kalmış olan Kıbrıs’ın diğer şehirlerinde olduğu gibi, eski Lefkoşa’da da tam bir Türk şehri havası vardı.


Salamis harabeleri, Gazimagosa’da (Yunancada Famagusta deniyormuş) bulunan antik bir şehrin kalıntıları. Başlıklı sütunlu revaklarla çevrili alanın antik bir tiyatrosu var. 'Gimnazium' denilen büyük bir spor alanı, Bizans devrinde Salamis hamamları olarak yeniden inşa edilmiş. Alanı çevreleyen surlar ve etraflarında heykeller bulunan havuzları da var.


Magosa’da bulunan gotik mimarinin en güzel örneklerinden biri kabul edilen St. Nicholas katedrali, Osmanlılar tarafından cami olarak kullanılmış (Lala Mustafa Paşa Cami) ve (KKTC)'nin en büyük camisiymiş.



Kıbrıs’ın en güzel manzaraya sahip olan yerlerinden bir tanesi Bellapais manastırı ise aynı ismi taşıyan bir köyün içinde yer almakta. Girne şehrinin üzerinde, bir dağın yamacına inşa edilmiş, çok güzel bir manastır. Kıbrıs’a gelen herkesin mutlaka görmesi gereken bir mekân. Manastır’da bugün konser salonu olarak kullanılan bir de salon mevcutmuş.


Saint Hillarion Kalesi Girne’nin en yüksek dağının zirve noktalarından birinde bulunuyo. Kalenin adını bir azizden aldığı sanılıyomuş. 10. yüzyılda bu bölgede bir manastır ve kilise inşa edilmiş, Lüzinyanlar da bu manastırı sonraları kaleye çevirmişlerdir. Saint Hillarion Kalesinden müthiş bir Girne manzarası bulmak mümkün. Çok yüksek olan dağın tepesindeki bu kaleyi karşıdan gören diğer kalelere, Girne’ye her hangi bir saldırı yahut akın olacağı zaman mesajlar iletilirmiş. Yani bir bakıma Saint Hillarion Kalesi, liman şehri olan Girne’nin gözetleme kulesi görevini de görmekteymiş.


Arap akınlarına karşı kentin korunması için Bizanslılar tarafından inşa edilmiş olan Girne kalesini ve içerisindeki Batık gemi müzesini de gezdik. Tarihin bilinen en eski gemi batığını (2300 yıl kadar önce Girne açıklarında batan bir geminin kalıntılarıymış) gördük. Girne’de bugüne kadar korunmuş olan tarihi Girne yat limanı ve lokanta, bar ve açık hava kafeteryalarının bulunduğu Girne çarşısı da kalenin hemen yakınında bulunuyor.


Hayatımda hiç görmediğim Yunanca'da "bozuk çalgı" anlamına gelen 'buzuki' telli çalgısının da çok tatlı bir ses rengi var. Otel lobisinde bize mini bir buzuki konseri veren tuhaf görünümlü oldukça şişman bir beyin bana anlattıklarından anladıklarımı size aktarayım: Rivayet odur ki, Yunanistan’a göçmüş Rumlardan birinin bağlaması onarılmayacak kadar kırılıyor, o da bunu Pire'de bir müzik aletleri dükkânına götürüyor ve tamir edilmesini istiyor. Usta ise bunu yapamayacağını ama isterse yenisini yapabileceğini söylüyor. Adam bunu kabul ediyor, bir süre sonra geri geldiğinde bağlamasıyla alakası olmayan bir saz buluyor. Çok sinirleniyor ve bozuk çalgı anlamında "buzuki!":))) diye bağırarak hışımla sazı almadan dükkânı terk ediyor. Daha sonra bu saz bir yunan müzisyeninin eline geçiyor ve ondan da Türkiye göçmeni kesime yayılıyormuş…(nasıl hikaye ama)


Kıbrıslı Türk kadınlarının evlerinde işledikleri el işleri, nakışlar kuşaktan kuşağa aktarılarak yaşatılmakta ve hediyelik eşya olarak satılmakta (almak isterseniz eğer çok pahalı işler olduğunu söylemeden geçmeyeyim bu arada). Lefkara işi, Kıbrıs'ta yapılan yerel el sanatlarının en önemlilerinden biri. Kıbrıs'ın Venedikliler tarafından fethi sonrasında ünlü İtalyan dantelleri de Venedikli kadınlar tarafından beraberlerinde adaya getirilmeye başlanmış. Kültürel etkileşimlerin kaçınılmazlığı sonucu, Lefkara işlerinin ortaya çıkmasında bu nakış ve dantellerin etkisi de söz konusu. İlk olarak, Lefkara köyünde ortaya çıktığı için adını bu köyden almış. "K eten Üzerine Lefkara İşi" ve "İğne İşi Lefkara"’nın ikisinin de ortak bir yönü var, o daişleme yapılırken yastık kullanılması.

Sesta, buğday saplarının çeşitli renklerde kök boyalarla boyanıp örülmesiyle elde edilen diğer yöresel el sanatlarından biri. Sesta’nın tepsi, sini ve sepet şeklinde olan hediyelik süs eşyaları da bulunmaktaymış.


Özellikle Akdeniz bölgesine has ritim ve coşkulu figürlerle Kıbrıs folklorunu da seyretme imkânı bulabildim. (seyrederken çok eğlendim doğrusu)


Kuzey Kıbrıs’ın geleneksel tatlılarından biri olan ceviz macunu, yerli ve yabancı turistler için küçük cam kavanozlarda satılıyor. Bi türlü tadına bakma fırsatı bulamadığım (ama onun yerine 2 serum yedim:) bu güzel görünüşlü tatlının törensel bir misafir ağırlama geleneğiyle ikram ediliş şekli varmış. Lokum gibi ikram ediliyomuş misafirlere. (Ben yiyemedim aklım kaldı, siz tadına bakmadan gelmeyin emi?)


Kısa sürede ancak gezebildiğim birkaç yeriyle birlikte, Kuzey Kıbrıs hakkında edindiğim izlenimleri özetlemeye çalıştım sizlere. Fotoğraf makinemin yanlış tarihler atma azizliği ve orada hastalanmam dışında, uzun süre göremediğim bir sürü arkadaşımı görmek ve onlarla eğlenceli zamanlar geçirmek ve görmediğim farklı mekânları tanımak her şeye rağmen oldukça keyifliydi bu yolculuk benim için…

A.KÜÇÜK

Salı, Ekim 28, 2008

Kadınlar ne ister?

Okuyunca çok güldüm Valla. Bi de siz okuyun bakalım.

Bir gün Harun Reşit savaşta esir aldığı düşman generale :
-Hayatını bağışlarım ama bir şartım var, demiş.
'Kadınlar hayatta en çok ne ister?' budur bilmek istediğim.......(soruya bak, dünyanın en zor sorusu bu bence:)
Bu sorunun yanıtını getir, kurtar kelleni demiş.
General sormuş soruşturmuş ve bu çetin sorunun yanıtını aramaya başlamış
ve Kaf dağındaki bir cadının bunu bildiğini öğrenmiş....
Günlerce gecelerce at koşturup, cadıyı bulup ve sormuş:
-Kadınlar hayatta en çok ne ister?
Korkunç cadı yanıt için öyle bir şart ileri sürmüş ki yenilir yutulur cinsten değil.....
-Evlen benimle!!!!.....O zaman öğrenirsin ancak istediğini...
Bu ölümcül teklifi kabul etmiş general ve doğru yanıtı alır almaz koşup Harun Reşit'e:
-Kadınlar en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek ister!..demiş.
Harun Reşit generalin hayatını bağışlamış ancak general cadıya da evlenmek için söz vermiştir.
Neyse evlenmişler. İlk gece general bakmış ki , o korkunç cadı dünyalar güzeli bir afete dönüşmüş karanlık odada.....(zavallı general)
Konuşmuş cadı :
-Benim kaderim böyle.... Günün sadece yarısı güzel olabilirim, diğer yarısı çirkinim demiş. Ne dersin? Geceleri seninleyken mi güzel olayım, yoksa gündüzleri dışarıdayken mi?..... (uyanık cadı)
General düşünmüş ve :
-Sen bilirsin kararı kendin ver demiş.(adama bak be, ne kadar da asil bir cevap vermiş:)
İşte o an, korkunç cadı sonsuza dek güzel bir kadın olarak kalmış....(vay vay vay)

Peki bu öyküden çıkarılacak 3 ders neymiş???

1.Kadınlar en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek isterler. (her zaman)
2.Özgür iradesiyle hareket eden bir kadın her zaman güzeldir. (elbetteki)
3.İster güzel olsun, ister çirkin olsun her kadın aslında bir cadıdır. :) (bakarmısınız hakarete bu arada)

Hayatınız seçtiğiniz kadındır.......

Zevkli bir kadına rastlarsanız zevkiniz,
Bilgili bir kadına rastlarsanız bilginiz ,
Zeki bir kadına rastlarsanız zekânız gelişir. (felsefeye bakın)

Hayat kat kattır. (soğan da kat kattır:)
Babil'in Asma Bahçeleri gibi teraslar halinde yükselir ve bir terastan bir terasa sizi kadınlar götürür. Ve bugün durduğunuz teras, seyrettiğiniz manzara, gördüğünüz hayat yanınızdaki kadının terası, manzarası ve hayatıdır.....(kesin bunu bi kadın yazmıştır:)

Hayatınız seçtiğiniz kadındır...... (Siz ne dersiniz? Doğruluk payı var mıdır sizce de?)

Salı, Eylül 30, 2008

Konser müjdesi haberime tekzip

Kısa bir süre önce büyük bir heyecanla verdiğim Farid Farjad'ın İstanbul konseri duyurusu için bir düzeltme yapmak istiyorum. Maalesef, İstanbul konseri şimdilik iptal olmuş dostlar. 2009'daki ilk konser İstanbul'da olacakmış:( Şimdilik bununla avunalım... Sevgiyle kalın.

A.KÜÇÜK

Salı, Eylül 16, 2008

Sabredenlere müjdeler var!


Yüksek ve güzel bir sıfat olan sabır, Peygamberlerin sıfatı (ahlakı) dır. Kur'an-ı Kerim'de Allahu Teala sabreden kullarını methetmiştir. Zümer suresinin 10. ayetinde de:...''Şüphe yokki sabredenlerin mükafatları hesapsız olarak ödenecektir.'' buyuruluyor.

Bir Hadis-i Şerifte de buyuruluyorki: ''Sabredenlere kıyamette o kadar sevab verilirki, mizansız ve hesapsız, yağmur yağar gibi ihsanlara kavuşurlar. Dünyada sıhhatli yaşayıp keder görmeden ölen kimseler, onları ve sevaplarını görünce: Keşke dünyada iken vücudlarımız makas ile parça parça olsaydı da, bizde şimdi bunlar gibi sevablara kavuşsaydık.'' derler.

Yine bir Hadis-i Şerifte: ''Musibetlere sabır, taatlere devam etmek nurdur.'' buyurulmuştur.

''C.Allah bir kuluna hayır murad ederse, ona dünyada peşinen bir musibet, meşakkat verir.''
''Mümine gelen her musibetle, hatta bir diken batmasıyla da Allah onun hatalarını örter.'' Musibetler günahkar bir kulun günahlarına kefaret olur. Musibetlere karşı da sabır ve şükür ile mukabele edilmelidir.

Takdir edilen nice cezalar, tevbe vesilesiyle ata kanunu ile affedilebilir. Takdir edilen ceza değişikliğe uğrar. Başımıza gelen bütün hadiselerin yaratıcısı elbetteki Allah'tır. Allah gelmiş gelecek herşeyi bilir. Sebepleri de halkeden O'dur. Yalnız kul seçiminde özgürdür. İyi veya kötüyü seçer. Yalnız hangi seçimi yapacağını da Allah önceden bilir. Levhi mahfuzda yazılmıştır ve işte buna da kader denir. İnsan gideceği menzile ancak kendisi, cuzi iradesiyle karar verir.

Bakara suresinin 155 ve 156. ayet-i kerimesinde de: ''Sabredenlere müjde ver. Onlara bir musibet geldiği zaman onlar: ''İnna lillah ve inna ileyhi raci'un'' yani, biz Allahu Teala'nın mahlukuyuz, kullarıyız, elbette ona döneceğiz, derler.'' buyurulmuştur. Hadis-i Şerifte de: ''Bir musibet zamanında, ''İnna lillah ve inna ileyhi raci'un'' diyene Allahu Teala o musibet yerine bir murad ve ona karşılık ihsanda bulunur.''

Dünyada gelen musibette, ahirette büyük sevab ve mükafat vardır. Dünyadan ahirete rağbete sebep olur. Dünyanın fani olduğunu göstererek hırs gibi kötü huylardan kalbi kurtarmaya vesile olur.

Bir kimse dört belaya sabretmedikçe kamiller derecesine kavuşamazmış: Düşmanın şamatasına, dostların ayıplamasına, cahillerin dil uzatmasına ve arkadaşların hasedine.

Bir kimse dünyada belalara sabretmedikçe sıddıklar derecesine kavuşamazmış. Allahu Teala bir çok peygamberini sabır sıfatıyla vasfedip övmüştür. Bütün Peygamberlerin en faziletlisi olan 5 peygamberin büyük sıfatlarından birisi de SABIRdır.


Bu bakımlardan sabır hayatımızdaki en ehemmiyetli meziyetlerden biri olmalıdır!

Pazartesi, Ağustos 25, 2008

Farid Farjad hayranlarına müjde!!!

2008 Türkiye Turu kapsamında, en sonunda Farid Farjad bizlerle de buluşuyor. Evet Farid Farjad'ın Türkiye ayağı menajeri olan Peyman Jafari ve ekibinin çabalarıyla birlikte çok istediğimiz ve belki de kimimiz için sadece hayal olan konserleri çok yakında gerçekleşecekmiş. Şimdilik sadece Ankara konserleri kesinleşmiş durumdaymış. Eskişehir, İzmir ve İstanbul konser tarihleri de yakında açıklanacakmış. Detaylı bilgiler resmi web sitesinde

http://www.faridfarjad.net/

duyurulacakmış.

Konserler ile ilgili sormak istediklerinizi grup menajeri olan Peyman Jafari'ye sorabilirmişsiniz.

E-Posta: peymanjafari@hotmail.com


TARİH
MEKAN




21.09.2008
Ankara // Nefes Bar



19.09.2008
Ankara // ODTÜ Kültür Kongre Merkezi - Kemal Kurdaş Salonu





Salı, Temmuz 29, 2008

Keyfime diyecek yok:) Niye mi?


Bebek açısından bol bereketli bir yıl yaşıyoruz ailecek:) Nihayet beklediğimiz günlerden biri daha geldi çattı. Bu mubarek gün, sevinçleri de beraberinde getirdi bize. Ve ben de artık hiç olamayacağım galiba derken, teyze oluverdim işte... Çok ama çok uzaklarda olsan da, sen de aramıza hoşgeldin minik Kubilay Kaan'cım!! "Teyze" diyeceğin günü sabırsızlıkla bekliyorum inan. Her şeyin en güzelini yaşa bebeğim, iyi ki doğdun...

Allah'tan minik yeğenim Kaan'a sağlıklı uzun bir ömür diliyorum. İyi ki doğdun minik Çaykaralım, iyi ki varsın ELİF’im… Hep birlikte sağlıklı, mutlu ve huzurlu bir ömür diliyorum… Bu güzel duyguyu bana da tattırdığı için Yaradan'a bir kez daha şükürler ediyorum.

Bu vesile ile buradan herkesin mubarek Mirac Kandilini tebrik ediyor, herkes için hayırlara vesile olmasını diliyorum. Dualarda anılmak dileğimle...

Tüm annelere sevgiler.

A.Küçük

Cumartesi, Temmuz 26, 2008

Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler...

Beyaz

Açtım gözümü;
kundağım beyaz.
Anamın göğsü
sütü beyaz.
defter, tebeşir
yakam beyaz.
oyunlar beyaz...

gün beyaz
gül beyaz
umutlar, düşler beyaz.
rüzgar
bulut beyaz.
ay beyaz
yar beyaz.
duvar
duvak
gerdan beyaz
gerdanda inci beyaz.

kış beyaz, kar beyaz
saç, sakal, şakak beyaz.

yumdum gözümü;
kefen beyaz! ..
karaymış ya toprak
bu kez.
lale, papatya
üstüme düşen yağmur beyaz...
cennet beyaz
melekler beyaz! ..

Abdullah Atay


Perşembe, Temmuz 17, 2008

Canım arkadaşım Susan’a bir alkış istiyorum lütfen!

Milli takımımızın tarihindeki ilk Avrupa şampiyonası yarı final maçı olan Euro 2008 Türkiye-Almanya maçı oynanırken benim kalbi güzel, kendi güzel Alman arkadaşım Susan'ın milli takımımızın formasını giyerek bana yaptığı sürprize bakar mısınız? Uzun yıllar boyu süren arkadaşlığımız süresince birbirimize karşı olan sevgimiz ve saygımız hep devam etti ve hala daha devam etmekte...

Hatırlayacağınız gibi, tüm Avrupa’ya yedek takımımızla neler yapabileceğimizi gösterdiğimiz maçta, yarı finale yakışır bir mücadele ortaya koyan iki takımdan gülen taraf Almanya olmuştu.

İşte sizlere maç sonrası beni tebrik edip, sevgi sözcükleri yazmayı da ihmal etmeyerek mükemmel bir dostluk örneği gösteren vefalı arkadaşım Susan.

A.KÜÇÜK

Çarşamba, Temmuz 16, 2008

İyiki geldin, neşe verdin


Aramıza hoşgeldin İlke bebek!!!

Çarşamba, Temmuz 02, 2008

Gakkoşlar diyarı Elaziz:))

Eğer yolunuz bir gün Elazığ’a düşerse, Harput görülmesi gereken ilk yer bence. Gelin size kısaca anlatayım benim gözümden gördüklerimi (sadece gördüklerimi mi, hayır yediğimi içtiğimi de tabiki...):


Elazığ şehri kurulmadan (19. yy ortaları) önce, ilin ya da sancağın merkezi olan ama daha sonra önemini kaybeden bu şehir, şu an Elazığ’ın ilçesi konumunda. Harput’ta bir kültürel miras yatıyor bence. Antik Harput yerleşim alanı, bir açık hava müzesi gibi. Elazığ’a kuşbakışı bakılabilen kalesiyle beraber ayrı bir güzelliği var Harput yöresinin. Kale yapılırken; harcına su yerine süt katılmış deniliyor. İlin başlıca tarihi yerlerinden biri olan Harput kalesine, kimine göre beyazlığından, kimine göre ise süt ile yapılmasından dolayı süt kalesi denilirmiş.

Rivayete göre; asırlar önce Harput’ta çok zengin bir hükümdar varmış. Binlerce koyun ve keçisi olduğu için kendisi de halkı da bolluk içinde yaşarmış. Koyunların sütleri, her gün sağıldıktan sonra içilir, halka dağıtılır, ama yine de bitirilemez ve derelere dökülürmüş. O hükümdar bir gün, bir kale yaptırmaya karar vermiş. Hemen inşaata başlanmış. Başlanmış başlanmasına ama o yıl büyük bir kuraklık olmuş. Harç karışamamış, duvar örülememiş. Hükümdar, kara kara düşünmeye başlamış, sonunda döktükleri sütlerin harç yapımında kullanılmasına karar vermiş. Çobanları çağırıp, sütleri sabah akşam inşaata getirmelerini, ustabaşılara ise harcı sütle karıştırmalarını emretmiş. Böylece duran inşaat ilerlemeye başlamış ve hükümdarın istediği zamanda tamamlanmış. Eskiler, kalenin asırlara meydan okuyan bu dik başlılığını sütle yoğrulmasına bağlarlarmış. Su dehlizlerinden birinde tavana ince bir kıla asılı olduğu düşünülen güğüm düşünceye kadar da, kalenin yıkılmayacağına inanılmaktaymış!!!

Orijinal adının Elaziz olduğunu bildiğimiz bu güzel şehirde, Elaziz şivesiyle konuşan oldukça misafirperver, samimi ve güler yüzlü insanlarla karşılaştık. Anlam olarak Allah’ın 99 isminden biri olan "el aziz" ile aynı olduğunun söylenmesinin yanı sıra, dönemin sultanı olan Abdülaziz’in mamur ettiği şehir anlamındaki Mamuratul Aziz kelimesinin halk arasındaki kısaltılmış hali olduğunu söyleyenlerde var.

Elazığ, zengin bir mutfağa sahip bir belde aynı zamanda. ''Otantik Osmanlı'' restoranında yöresel yemeklerinden yedik. Daha önce hiç soğuk çorba içmediyseniz "ayranlı çorba"yı mutlaka denemelisiniz bence. Özellikle yazın Elazığlılar'ın sofralarından eksik etmediği bir çorbaymış bu. Ayrıca yöresel tatlardan birkaçı olan içli köfte, taş ekmeği, gömme, sırrın, orcik şekeri, tandırda kavrulmuş özel Ağın leblebisi, Elazığ kebabı ve şifa kaynağı olduğu söylenen Çedene kahvesinin de tadına bakma fırsatı bulabildik. Oldukça lezzetli kayısılarının ve kayısıdan yapılmış lokum ve tatlılarından da tatdık.

Keban barajının yapılışından sonra kalkınmaya başlamış Elazığ. Keban barajı sayesinde üç yanı sularla çevrili adeta bir yarımada şeklinde. Tarihi Hititlere kadar uzanmaktaymış. Ayrıca, şehrin içinde pek çok da türbe varmış. Harput yöresinde, eğik minareli Ulucamiyi ve otantik olarak döşenmiş bir Harput evini de gezdik aynı zamanda. Hazar gölü civarında güzel tesisler, göl balığı yenebilecek lokantalar ve Elazığlıların yazlık evleri de var.

Kendine has bir müzik tarzı olan Harput musikisi de, yakın zamana kadar hafızlar tarafından yaşatılırmış. İnce sazlar çok kullanılmış kulağa hoş gelen Harput ezgilerinde.

Zengin bir folklor çeşitliliğine de sahip. Türkiye’de en çok bilinen mumla oynanan ''çayda çıra'' oyunu Elazığ iline has ünlü bir oyun. Bu güzel oyunu ve diğerlerini izleme fırsatını da bulabildiğim için çok şanslıyım. Ayrıca Elazığ halayı, temirağa, avreş, nure, keçike, ağır halay, delilo... gibi Elazığ'a has oyunlar da varmış.

Eskiden Elazığ’da oğlan tarafı gelin almaya giderken yol üzerindeki bir çayı geçmeleri gerekiyormuş, tam bu sırada güneş tutulması olmuş, ortalık kararmış, insanlar çıralar yakarak çaydan geçmeye başlamışlar ve uzaktan bakıldığında çayda çıraların yandığı görülmüş. Akabinde hakkında türkü yapılmış.

Çayda Çıra Yanıyor
(Hanım Nanay Kız Nanay,
Nanay Güzelim Nanay, Nanay Sevdiğim Nanay)
Ela Göz Uyanıyor
Fitil Çifte Yara Bir
Yürek mi Dayanıyor
Buralarda Gülüm Yok
Söylemeye Dilim Yok
Geceler Uykum Yok
Gündüzün Kararım Yok

Keban barajı ve hidroelektrik santralinin bulunduğu ilçeye de gittik. Keban Barajı, Elazığ ilinin Keban ilçesinde ve bildiğiniz gibi Fırat Nehri üzerinde. Muhteşem güzel manzaraya sahip Keban Baraj Gölü ve Türkiye’nin en büyük yapay gölüymüş. Baraj gölü kıyısında, Elazığ türküleri eşliğinde, harika bir alabalık yedik. Keban baraj gölünde elektrik üretiminin yanı sıra balık avcılığı yapılmakta ve balık üretimi de gerçekleştirilmekteymiş. Çırçır şelalesi üzerinde, oldukça güzel manzarası olan bir alabalık çiftliği kurulmuş. Orada da nefis alabalık yiyebilirsiniz.

Hazar Gölünün etrafını dolaştık, Elazığ ve çevre illerin halkının faydalandığı eğlence ve mesire yerleri vardı. Kayısı ağaçlarıyla süslü bahçeli evlerden geçtik. Gölün özellikle iskelelerinde ve sahilinde çok sayıda restoran ve balık lokantası da hizmet vermekte.

Ayrıca, şehir merkezinde kalmak isterseniz, oldukça konforlu, 4 yıldızlı, havuzlu ve alışverişmerkezli Akgün Otel konaklamak için ideal bir yer bence.

Gakkoşlarıyla ünlü bu güzide ilimizde daha neler yok ki gezilip görülecek:)) Ben görebildiğim kadarını çok beğendim doğrusu, görmediyseniz tavsiye ederim, gidilecek yerler listenize burayı da ekleyin…

A.KÜÇÜK

Çarşamba, Haziran 18, 2008

Perfect Human

KUSURSUZ OLMAK

Çin'de bir adam, her gün boynuna dayadığı kalın sopanın iki ucuna astığı
testilerle dereden su taşırmış evine… Bu testilerden
birinin yan kısmında çatlak varmış... Diğeri ise hiç kusursuz ve
çatlaksızmış ve her seferinde bu kusursuz testi adamın doldurduğu suyun
tümünü taşır, ulaştırırmış eve… Ama her zaman boynunda taşıdığı testilerden
çatlak olanı eve yarım; diğeri ise dolu olarak varırmış. İki sene boyunca her gün bu
şekilde geçmiş. Adam her iki testiyi suyla doldururmuş, ama evine vardığında
sadece 1,5 testi su kalırmış... Tabi ki kusursuz, çatlaksız testi vazifesini
mükemmel yaptığı için çok gururlanıyormuş. Fakat zavallı çatlak olan
kusurlu testi, çok utanıyormuş. Doldurulan suyun sadece yarısını eve
ulaştırabildiği için de çok üzülüyormuş. İki yılın sonunda bir gün,
görevini yapamadığını düşünen çatlak testi, ırmak kenarında adama şöyle
demiş:

'Kendimden utanıyorum. Şu yanımdaki çatlak nedeniyle, sular eve gidene kadar
akıp gidiyor..' Adam gülümseyerek dönmüş testiye; 'Göremedin mi? Yolun
senin tarafında olan kısmı çiçeklerle dolu.
Fakat kusursuz testinin tarafında hiç yok. Çünkü ben başından beri senin
kusurunu, çatlaklığını biliyordum.. Senin tarafına çiçek tohumları ektim.. Ve
her gün o yolda ben su taşırken, sen onları suladın.. 2 senedir o güzel
çiçekleri toplayıp, masamı süslüyorum sayende. Sen kusursuz olsaydın, o çatlağın
olmasaydı, evime böyle güzellik ve zarafet veremeyecektim' diye cevap vermiş.

Aslında her birimiz birer çatlak testiyiz. Her birimizin kendine has kusurları
vardır. Fakat sahip olduğumuz bu kusurlar ve çatlaklardır hayatlarımızı
ilginç yapan, mükâfatlandıran, renklendiren…

Etrafınızdaki herkesi oldukları gibi kabullenin.. Onlardaki kusurları
değil, içlerindeki güzellikleri görün...


Can Dündar


Kusursuzluk, biliyoruz ki sadece Allah’a mahsus olan bir durumdur. Ama yine de nedense, kendimizin mükemmel olduğunu düşünürüz hep. Sürekli kaçarız hata yapmaktan ve hiç hata yapmadığımızı düşünürüz. Ama zamanla bu mükemmellik işi, bizi yormaya başlar. Sonrada fark ederiz ki insanları kendimiz de dâhil, olduğu gibi kabul etmek daha kolay ve eğlencelidir. Hem böylesi hayal kırıklığı da yaşatmaz bize. Zaman geçtikçe, yapılan hatalara gülüp geçeriz belki. Aslında biliyoruz ki, ne kadar özen gösterirsek gösterelim, hiçbir yaratık tam anlamıyla kusursuz olamaz!!!

Doğuştan kendini kusursuz hissetmeye meyilli olan biz insanoğlu, sürekli bu ütopyanın peşinde koşar dururuz. Günlük hayatımızda yaptığımız birçok şey de kusursuzluğa ulaşmak için değil midir? Birçok rutin vasıta ile kendimizi kusursuz hale getirmeye çalışırız. Hatta bazımız mükemmeliyetçi kişiliğini son raddeye getirip, ruhsal hastalıklar ile cebelleşmeye başlar. Oysaki tüm bu çabalar boşunadır. Kendini veya yaptıklarını kusursuz hale getirmeye çalışan insanoğlu, kendini yaratan yüce Allah’a eş koşmuş sayılır. Bu nedenle de kişinin haddini bilmesi ve kusurlu olduğunu kabullenmesi, daha büyük sıkıntılardan korunması için yegâne yoldur.

Kusursuzluk bakan kişinin gözündedir kanımca. İnsan kusursuz görmek istediğini her zaman kusursuz görebilir. Bazen yıkılmış bir deniz feneri bile kusursuz gelebilir insana, bir yaralı sokak köpeği, kanadı kırık bir karga bile… Hayatı kusurlu görmek en kolayı belki de. Kusursuzluğa öyle anlamlar yüklemişiz ki, kusurları görmek en kolaymış gibi geliyor bize.

Hakikaten kusurunu görememek aslında o kusurdan daha büyük bir kusurdur:)) Ve kişi kusurunu görse zaten o kusur kusurluktan çıkar öyle değil mi?

Aslolan belkide koşulsuz sevebilmektir herşeyi. Bir bitki yetiştirmeniz bile, koşulsuz sevgi duymanız için bir fırsattır. Çünkü sevginin müthiş bir dönüştürücü gücü vardır bence.

Herkesi olduğu gibi kabullenebileceğimiz ve kusurlarıyla birlikte sevebileceğimiz, mümkün olduğunca az kusurlu günler diliyorum…

A.KÜÇÜK

Pazartesi, Mayıs 26, 2008

Vedasız bir gidişin ardından

Babacığım seni ne çok özledim!

Sert bakışlı ama şefkat dolu olan gözlerini

Vakur, kendinden emin hallerini

Bizim için üzülürken, gösterdiğin metaneti özledim


Nasihatlerini özledim babacığım

Gölgene sığınıp da, dert yanmayı özledim

Bize kalkan olmaya çalışmanı,

Hemen her konuda sana danışmayı özledim


Hep planlı, temkinli hallerini

Olaylara gösterdiğin tepkilerini özledim

Seninle hasbıhal olmayı özledim

Bize her zaman güç vermeni, güvenmeni özledim


Haklıydın evlat büyütmek zor iş

Ezilmemek için dik durmalı demeni özledim

Duygularını belli etmemeye çalışmanı özledim

Kendinden önce bizleri düşünmeni de çok özledim


Geleceğimiz için endişelenirken, gösterdiğin sebatı özledim

Ve yine haklıydın sorumluluk taşımak zor ve ağır

Çabalarımıza yürekten katkılarını ve sessiz dualarını özledim


Bugünlere gelişimizdeki unutulmaz fedakârlıklarını özledim

Zaman hızla akıp geçti ve biz artık olgunlaştık

Şimdi seni daha iyi anlıyorum babacığım


Giderken bir veda bile edemedik!

Kıymetlim, artık ellerinden öpemiyorum, sana sarılamıyorum

Ama güzel bir yerlerde olduğunu ve mutlu olduğunu hissediyorum


Beni görüp, duyduğunu ve anladığını da biliyorum

Bana kalan güzel, sıcacık anılarla dolu mutlu bir geçmiş

Dualarım her zaman seninle, yüreği kocaman babam benim!

A.KÜÇÜK

(Biricik babamın anısına)

Çarşamba, Nisan 30, 2008

Salı, Nisan 22, 2008

Hoşgörüye noldu bilen var mı?

Hoşgörü...tam olarak nedir gerçekten biliyor muyuz acaba? Gelin önce kelimenin manasından başlayalım; Müsamaha, tahammül, katlanma, görmezden gelme veya göz yumma anlamlarına gelebilen hoşgörü, aynı zamanda başkalarını eylem ve yargılarında serbest bırakma, kendi görüşümüze ve çoğunluğun görüş biçimine aykırı düşen görüşlere sabırla, hem de yan tutmadan katlanma demektir. Ayrıca ilişkilerin içinde karşılıklı güven duygusu ile birlikte bulunan izin verme, aldırmama, iyi karşılama anlamlarına da gelmektedir.

Hoşgörü, sosyal ilişkilerde bir tarafın, bazen farkında olmadan yani kasıtlı olmayarak, bazen de kasıtla, diğer tarafa (maddi/manevi) zarar verebilecek bir sahne yaratması durumunda, diğer tarafın bunu görmezden gelerek veya cevabından vazgeçerek ödün vererek tahammülünü gösterebilmesi erdemidir!!!


Hoşgörü aslında öteki olana saygı duyabilmektir biraz da, kendin gibi olmayana da yaşama ve yaşatma şansı verebilmektir. İnsanoğlunun en çok ihtiyaç duyduğu, ama pek kolay da bulamadığı şeylerden birisidir. Sevgi ile birebir uyum içerisinde olan bu kavram, insanların bir arada yaşamasını sağlar, ama olmayınca da insanlar hayatı birbirlerine zehir ederler.

Biliyoruz ki, İslam hoşgörü dinidir. Allah Resûlü Mekke'deki müşriklere karşı bu üslupla davranmış, Hudeybiye barışında; hangi din, hangi ırk ve hangi milletten olursa olsun din, hayat, seyahat, teşebbüs ve mülk edinme haklarına dokunulamayacağını, ilk kez insanlığın iftihar tablosu âleme duyurmuş; bir yönüyle, birlikte yaşama ve diyalog köprüleri inşa etme tavsiyelerinde bulunmuştur.

İnsanlar arasında hiçbir ayrım gözetmeden, sadece Allah rızası gözetilerek, Allah'tan korkarak sağlanan adalet gerçek adalettir. Böyle bir adalet hedeflendiğinde, ne şahsi bir menfaat, ne dostluk, ne düşmanlık, ne de kişinin hayata bakış açısı, dili, ırkı, teninin rengi kararlarında etki edemeyecek, sadece ve sadece haktan yana karar verilecektir. Kuran ahlakının yaşandığı toplumlarda gerçek adaletin, gerçek huzurun ve güvenin de yaşanacağı muhakkaktır. Çünkü ancak Allah'tan korkan, hesap gününde tüm yapıp ettikleriyle hesaba çekileceğini bilen bir insan gerçek adaleti sağlayabilir.

Hoşgörüye örnek olarak genelde Mevlana'yı gösteriyoruz öğle değil mi? Onu gerçekten tam manasıyla anlayabilmiş miyiz peki? Buyrun, Mevlana Celaleddin Rumi’nin felsefesine ve onun toplumunun 700 yıl sonraki haline bir bakalım: O gel ne olursan ol yine gel derken, bizler ağzımızdan köpükler saçarak savaş istiyoruz diyoruz öğle değil mi? Birden fazla kültürü/ırkı/dini/dili barındıran ülkemizde çocuklara ahlaki değerler aşılanırken, hoşgörülü olmaları öğütlenir hep. Her grubun özgün bir yaşam tarzı olduğu, onların oldukları gibi kabul edilmesi gerektiği söylenir. Buraya kadar her şey güllük gülistanlıktır; ancak acaba farklı olana saygı aşılanırken "farkların" bu kadar vurgulanması, insanların gruplandırılması "biz" ve "onlar" ayrımını körüklemez mi? Hoşgörünün temelindeki "bütün insanlar kardeştir" düsturu zedelenmez mi? Ancak farklı grupların, düşüncelerin bir arada barınabilmeleri için bu kavramdan yola çıkarak bir yere varabilmeleri mümkündür bence.

Hoşgörü haddini bilmektir, anlayışlı olabilmektir. Sevginin yoludur. Yoksa bananecilik değildir. Çağın getirdiği sorunların, aç gözlülüğün, doyumsuzluluğun, sevgi yoksunluğunun, güvensizliğin çaresi olabilecek bir anlayış tarzıdır. Bunun için de, başta Peygamber Efendimiz olmak üzere, Hz. Mevlana gibi hoşgörü ustalarının peşinden daha fazla gitmek, onları daha fazla anlamaya çalışmak gerekir.

Nitekim tarih bunun ispatıyla doludur. Müslüman Türkler ayak bastıkları her yerde adaletli uygulamalarıyla tanınmışlar, hoşgörülü, barışçıl ve merhametli tavırları nedeniyle fethedilen ülkelerin halkları tarafından dahi sevinçle karşılanmışlardır. Yani anlıycağınız, sadece bizden olanlara değil olmayanlara da hoşgörülü ve müsamahakâr davranmayı bilmişizdir tarih boyu. Bugün ise maalesef böylesine sağlam kökleri olan bir milleti oluşturan fertlerin birbirine karşı davranışları zulüm boyutuna ulaşmış durumda. Bunu görmek gerçekten acı verici. Oysa, yeryüzünde barışın, huzurun ve refahın kaynağı olan bağışlayıcılık, merhamet ve hoşgörü müminlerin ahlakının en önemli parçalarından biri olmalıdır. Bizi birbirimize bağlayan yüzlerce sebep varken küçük farklılıkları bahane ederek, içimizden bazılarını dışlamamız, hor görmemiz, küçük menfaatler için kendimizi kayırmamız ne Türklüğe ne İslam’a sığdırılabilir gibi değil. Hoşgörülü Olmak Çok mu Zor?

Allah, "... affetsinler ve hoşgörsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Nur Suresi, 22) buyurmaktadır.


Peygamberimiz (sav)’in affedici, adil, hoşgörülü, merhametli ve şefkatli tavrı her dönemde kendisini izleyen Müslümanlar için çok güzel bir örnektir. Onun bu tavrı, birçok insanın kalbinin İslam ahlakına ısınmasına ve Peygamberimiz (sav)'e büyük bir içtenlik ve sevgi ile bağlanmalarına vesile olmuştur. Ayrıca uzmanlar hoşgörülü, sabırlı ve bağışlayıcı olmanın ise kalp sağlığını olumlu yönde etkileyebileceğini önemle belirtmektedirler.


Hoşgörü, aslında ara renkleri veya tonları görebilme yeteneği, insanları kategorize etmeme çabasıdır da bir bakıma. Ama kararının da çok iyi tutturulması gerekir, ne az ne çok yani. Çünkü, günümüzde sürekli hoşgörü, suistimallere yol açabiliyor. Yani, hep iyi niyetli yaşamak ve olaylara iyi niyetli yaklaşmak da artık enayilik olarak algılanır olmuş nedense?

Hoşgörü, bazen de tüm söylenenler karşısında sadece susmaktır ki, şimdilerde pek çoklarının yaptığı da bu sanıyorum. Yalnızca olanlar karşısında, zoraki olarak tahammül gösteriyorlar. Adaletin yeryüzünde gerçekten uygulanabilmesi için, insanların adalet uğruna kendi çıkarlarını bir kenara bırakabilecekleri bir ahlaka ihtiyaçları vardır.

Hoşgörü, beşeri münasebetlerin temelidir. Bugün her zamankinden daha fazla hoşgörüye ihtiyacımızın olduğu aşikârdır. Olumsuz birçok davranışın sebebi, yeterince hoşgörülü olamamaktır. Evde, trafikte, sokakta, okulda, işyerinde…kısaca insanın olduğu her yerde, eğer hoşgörü yoksa orada bencillik, anlaşmazlık, güvensizlik, tartışma, kavga olumsuzluk adına her şeyi görebilmek mümkündür.


Herkesin mutlaka bir kusuru olduğu düşünüldüğünde, her türlü ilişkinin temel gereksinimi hoşgörü olmalıdır. Hoşgörü, önemlidir, gereklidir, az bulunur ve çabuk tüketilir:))


Hiç düşündünüz mü? Sürekli hoşgörüp de yitirdiklerimiz ile hoşgörüp de kazandıklarımızı karsılaştırırsak hangisi ağır basar acaba? Ortaya çıkan durumu, farklı açıdan değerlendirip, haklı ve güzel taraflarını ön plana çıkararak olumlu sayabilmek, doğru ve güzeli bulabilmek, bunun da "hoş" olabileceğini kabullenebilmek kolaymıdır ki? Peki yapılana sürekli karşılık beklenirse, bunun adı ''boşgörü'' olmaz mı?

Her insanın içinde potansiyel olarak bulunup, kimileri tarafından hoyratça kullanılan, kimilerinin farkında bile olmadığı bu üstün özellik, iyi niyet yeteneğine sahip kişilere bonus olarak gelen bir bakış akışıdır. Fakat bu bakış açısı genelde bir insan için kullanıldığında, bu bakışa maruz kalan insanın içinde şayet iyi niyet yoksa, hoşgörü bonusuna sahip kişi kesinlikle hayal kırıklıklarıyla karşılaşır. Ne yazık...


Yaradılanı sevelim Yaradan’dan ötürü cümlesini okuduğumuzda ne anlıyoruz? Çok büyük bir cümle bu.


Neden? Evet, gerçekten neden birbirimize karşı bu kadar acımasızız? Hiç mi merhamet yok içimizde? Neden çok basit sebeplerden dolayı kırıyoruz en yakınlarımızı? Neden kendimizi her şeyin üzerinde görüyor ve dünya bizim etrafımızda dönüyormuş gibi davranıyoruz? Bu cesareti kimden alıyoruzki? Yoksa yaptığımız her davranışın biri tarafından izlendiğini de mi düşünemez haldeyiz? Hırs bu kadar mı yüreğimize çökmüş? Neden yüzlerimiz asık? Bırakın selamlaşmayı, hal hatır sorup hemhal olmayı, neden sadece ama sadece bir tebessümü bile esirger olduk birbirimizden?

Anlamıyorum, bu hale nasıl geldik. Konuşmalı, iletişim kurmalıyız birbirimizle. Hoşgörülü olmalıyız. Kabımızdan çıkmalı “birlikte” yaşadığımızın farkına varmalıyız. Birlik olmalıyız. Bunun ilk ve temel şartı da birbirimizi sevmekten ve hayatı paylaştığımız insanlara saygı duymaktan geçiyor. Biraz daha hoşgörü lütfen…
A.K.


Salı, Nisan 01, 2008

Hasbunallahu ve ni'mel vekil

Zaman olur olayların üstesinden gelemezsiniz. Boyunuzu, boynunuzu ve gücünüzü aşar, imkânınızı zorlar, eliniz ayağınız tutulur. Bir yerde çaresiz kalırsınız. Yüzde yüz haklısınız, sonuna kadar doğrusunuz. Bir şeyler yapmak istersiniz, bir karşılık vermeniz gerekir. Melül mahzun bakakalmak içten içe sizi bitirir. Iraklı Fuzûlî'nin yakındığı gibi,


"Dert çok, hemdert yok; düşman kavi, tâlih zebûn."
Derdinizi kime açacaksınız, şikâyetinizi kime ileteceksiniz, hakkınızı kim savunacak, kim alacak?


Ümitsiz, sönük, el avuç ovuşturup bekleyecek misiniz? Yoksa sizden daha güçlü, herkesten daha kuvvetli, herkesin hakkından gelen birisine mi havale etmek gerekiyor?
Bazen çaresiz kaldığınızda, yüzde yüz haklı da olsanız elinizden hiç bir şey gelmez. Haksızlığın karşısında mahzun mahzun bakakalmak içinizi acıtır. Böyle bir durumda yapılacak tek şey var: Derdinizi herkesin hakkından gelen birisine anlatmak. 9 yaşındaki İbrahim Hakkı'nın yaptığı gibi.

İbrahim Hakkı Hazretleri yedi yaşında annesini kaybeder. Dokuz yaşına geldiğinde iyi bir eğitim alması için Tillo'ya götürürler, ilim ve mâna büyüğü İsmail Fakîrullah Hazretlerine teslim ederler. Hocası genç İbrahim Hakkı'nın eline bir testi vererek çeşmeye gönderir. Testiye suyu doldururken bir atlı yanaşır:

- "Çekil bakayım önümden be çocuk!" diye İbrahim Hakkı'yı azarlayarak bir tarafa iter ve atını çeşmeye sürer.

İbrahim Hakkı testisini alıp bir kenara çekilmeye uğraşırken atını mahmuzlayan adam, onu bir köşeye sıkıştırır. İbrahim Hakkı testisini yere bırakır, canını kurtarmak zorunda kalır. Bu esnada, at da üzerine basıp, testiyi kırıverir.

Ağlayarak hocasının huzuruna gelir. Hocası:

- "Ne oldu evladım, neden ağlıyorsun?" diye sorar.
- "Efendim, çeşmede su alırken bir atlı geldi, atını üzerime sürdü. Can havliyle kendimi kurtarmaya çalışırken testimi de, atına tepeletip kırdı."
- "Testini kıran atlıya sen bir şey söyledin mi?
- "Hayır" der, "hiçbir şey söylemedim."

Hocası, "Çabuk git ve o adama bir-iki laf söyle" der.

İbrahim Hakkı gider, çeşmenin başında atını tımar etmeye çalışan adamın yanına varır bekler. Fakat bir türlü ağzını açıp da, "Testimi niye kırdın be zâlim adam?" diyemez. Az sonra döner, hocasının huzuruna gelir.

Fakîrullah Hazretleri sorar:

- "Atlıya bir şey söyleyebildin mi?"

İbrahim Hakkı boynunu büker ve yere bakarak, "Söyleyemedim efendim. Bir şeyler demeye niyet ettim, ama bir türlü ağzımı açıp da ağır bir söz sarf edemedim."

Hocası sinirlenir:

- "Sana diyorum, çabuk git ve o adama bir şeyler söyle, karşılık ver, yoksa sonu felâket olur."

İbrahim Hakkı kesin emir almıştır, bu sefer kararlıdır. Çar çabuk çeşmenin başına varır. Bir de ne görsün, testisini kıran adamı, kendi atı attığı çiftelerle çeşmenin havuzuna yuvarlamış. Oracıkta cansız yatmaktadır. Büyük bir korku ve heyecan içinde koşarak gelir, vahim durumu hocasına haber verir. Hocası bu duruma çok üzülür ve şöyle der:

- "Vah vah! Bir testiye bir adam ha! Üzüldüm buna doğrusu!"

Huzurda olanlar söylenenlerden bir şey anlamadıklarını söyleyince, Fakîrullah Hazretleri durumu şöyle açıklar:

- "O atlı adam, İbrahim Hakkı'ya zulmetti. Zulme uğrayan kişi de tek kelimeyle olsun karşılık vermedi ve zâlimi Allah'a havale etti. Yapılan bu zulüm de Allah'ın gayretine dokundu ve zalimi cezalandırdı. Şâyet İbrahim Hakkı da onun zulmüne karşılık verip, ona bir şeyler söyleyecek olsaydı, ödeşeceklerdi. Fakat İbrahim, büsbütün mazlum durumuna düştü. Ben ise ödeştirmek için uğraştım, maalesef muvaffak olamadım."

Firavun'un zulmüne maruz kalan Kur'ân'ın "mü'min" olarak anlattığı kimse de, Kur'ân lisanıyla kendine zulmedenlere şöyle sesleniyordu:


"Size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah'a havale ediyorum. Şüphesiz ki Allah kullarını hakkıyla görür. Allah o mü'mini onların tuzaklarından korudu. Firavun ehlini ise azabın en kötüsü kuşatıverdi." (Mü'min Sûresi, 44-45.)

Sözün özü; Allah Teala, bize yeter, O ne güzel vekildir. Ne güzel Mevla ve ne güzel yardımcıdır."

Perşembe, Mart 20, 2008

EFSANEVİ ZAFERİMİZ

Yıllar sonra layıkıyla anılmaya yeni yeni başlanmış olan ve maalesef yeni neslin sadece gazetelerde okuyup öğrendikleriyle sınırlı kalan, bir milletin vatan aşkıyla nasıl insanüstü şeyler yapabildiğinin nadir kanıtlarından biridir Çanakkale Destanımız.

"Ben size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum" emrini duyup, uygulayan herkes kahramandır nazarımda. Yürek ister atacak tek bir mermisi bile olmadan siperde beklemek öyle...bilmem bunu anlayabiliyormusunuz? Bitmeyen hikayeler, bitmeyen kahramanlıklar…anlatılır durur hep. Hangisini sayacaksın, hangisini nasıl bileceksin ki. Hepsi tek tek, ayrı ayrı, birer efsane.. Memleket ayrımı olmadan, insan ayrımı olmadan, hepsinde aynı yürek, aynı vatan sevgisi, aynı cesaret vardı.

Destansı bir mücadelenin tarihidir 18 Mart, hem Türk tarafı, hem taarruz kuvvetleri açısından. Zaten onun için Mustafa Kemal:

"Bu memlekette kanlarını döken kahramanlar!
Burada bir dost vatanın toprağındasınız, huzur içinde uyuyunuz.
Sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız.
Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar, gözyaşlarınızı siliniz.
Evlatlarınız bizim bağrımızdadır, huzur içindedirler.
Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra,
artık bizim evlatlarımız olmuşlardır."

dememiş midir?

Her dinlediğimde kendimi tutamayarak hüngür hüngür ağlamama sebebiyet veren bu güzel kahramanlık türküsünü sizlerde gayet iyi biliyosunuzdur zaten:

Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden mezara koydular beni
Çanakkale içinde aynalı çarşı
Anne ben gidiyorum düşmana karşı…

Çanakkale boğazında Türk mevzilerine ateş kusan ve güçlerine güvenerek asla yenilmeyeceklerini düşünen düşman donanmasının boğazın karanlık sularına gömüldüğü, şanlı Türk askerinin "çanakkale geçilmez!" sözünü hayata geçirdiği bu büyük zaferin kazanılmasında, 17 mart'ı 18 mart'a bağlayan gece, nusret mayın gemisinin elde kalmış olan son 26 mayınını da boğaza döşemiş olmasının çok büyük payı vardır elbet. Bunu Winston Churchill’de "Birinci dünya savaşında bu kadar insanın ölmesine, savaşın ağır masraflara malolmasına ve denizlerde 5.000 tane ticari harp gemisinin batmasına başlıca neden, Türkler tarafından Çanakkale sularına bir gece önce atılan ve incecik bir çelik halat üzerinde sallanan 26 adet mayındır." şeklinde ifade etmiştir.


Çanakkale Savaşı'ndaki şehitlerimize yazılmış olan ve Türkçemizdeki en güzel şiirlerden birini de kondurayım istedim işte tam buraya… Mehmet Akif Ersoy’a ait bu şiirde, 'bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı idi' dizesi ile Çanakkale Savaşı ile Bedir Savaşını mukayese ederek, savaşın manasını ve önemini bir kez daha vurgulaması da dikkate şayan bir durumdur, öyle değil mi?


ÇANAKKALE ŞEHİDLERİNE

Şu boğaz harbi nedir, var mı ki dünyada eşi?

En kesif orduların, yükleniyor dördü beşi

Şüheda gövdesi, bir baksana dağlar taşlar...

O, rüku olmasa, dünyada eğilmez başlar,

Yaralanmış tertemiz alnından uzanmış yatıyor;

Bir hilal uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!

Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...

Bedr'in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi...

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

"Gömelim gel seni tarihe!" desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvara yetmez o kitab...

Seni ancak ebediyyetler eder istiab.

"Bu, taşındır" diyerek Kabe'yi diksem başına;

Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle,

Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;

Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;

Yedi kandilli Süreyya'yı uzatsam oradan;

Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına,

Uzanırken gece mehtabı getirsem yanına,

Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;

Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...

Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.

Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,

Şarkın en sevgili sultanı Salahaddin'i,

Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...

Sen ki islamı kuşatmış, doğuyorken hüsran,

O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;

Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;

Sen ki; a'şara gömülsen taşacaksın... Heyhat,

Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat...

Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,

Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.


Mehmet Akif Ersoy


"Tarihin son centilmen savaşı"dır Çanakkale Savaşı... Evet "centilmen savaş mı olur?!" diye şaşırılmamasını gerektirecek kadar büyüktür bir savaştır o. İşte bu centilmenler savaşı, gerçekten de mukadderatımızı belirlemiştir. Hatta denilebilir ki; Türkiye Cumhuriyeti'nin mayası da burada atılmıştır. Karşılıklı kahramanlık ve siperler arası dostane olaylarla doludur da ondan. Şaşkınlığa mahal olan tek durum, belki de karşılarında esirlerine hayvan muamelesi yapacaklarını tahmin ettikleri düşmanın, onlara misafir muamelesi yapması şöyle dursun, düşmanın yaralılarını kâh karşı tarafa iade, kâh tedavi ile en yüksek medeni seviyeyi gösteren Mehmetcik karşısında içine düştükleri durumdur. Akşama şehit olacağını bilerek, elindeki kumanyasını yemeyen, metmetcikler aç kalmasın diye ayıran kahraman bir milletin evlatlarıyız biz. Bunu hiç mi hiç aklımızdan çıkarmayalım lütfen!

Çanakkale’yi gezmeye gittiğimde; 'dur yolcu! bilmeden gelip bastığın bu toprak, bir devrin battığı yerdir' anıtı kopartmıştı beni. Bir şeyler düğümleniyor insanın boğazına ve sesi çıkmaz oluyor. Gidin Çanakkale’ye, okuyun mezar taşlarını bence tek tek. Kimi Türk, kimi Arap, kimi Kürt, kimi Arnavut, kimi Laz, kimi Çerkez, Kimi Boşnak, kimi Pomak…Yüz binlerce şehit verip, yine de düşmana geçit vermeme durumunu orada bir kere daha anlıyor insan. Yetmiş iki milletten adama karşı, teknolojiye karşı inancın galip geldiği savaşımız, vatan aşkı, iman, inanç ve cesaret örneğidir.


Sözün özü: Çanakkale destanı, rakamların ve makamların değil, imanın destanıdır. "Biraz sonra öleceklerini bile bile, öldükten sonra cennete gireceklerini düşünerek, ölüme koşmalarına şaşıyorum." diyenlere ben de şaşıyorum. Çünkü onlar inanıyorlardı. İnanmadan Çanakkale'yi anlamak ve idrak etmek mümkün değildir zaten!


Cenab-ı Allah bu millete böyle bir olay bir daha göstermesin ve "Bu millete bir daha istiklal marşı yazdırmasın"...İnşallah.

A.KÜÇÜK