Perşembe, Aralık 27, 2007

Güçlü Kadınlar'a;


Güçlü kadınlar vardır, her işlerini kendileri halletmeye çalışan. Anne babaları tarafından böyle yetiştirilen. Onlar kendi paralarını kendileri kazanmak isterler. Evdeki tüm tamirat ve tadilat işlerinden anlarlar. Bir erkeğe mecbur kalmadan da hayatlarını devam ettirebilirler. Faturalarını kendileri yatırırlar. Hemen hemen tüm işlerini kendileri yaparlar. Hatta etraflarının yükünü de üstlenirler. Özgürlüğü severler, dik durmayı da, güçlüdürler çünkü...

Âşık olduklarında hissederek yaşarlar. Aşklarına kurallar koymadıkları gibi büyük beklentilere de girmezler. Sevdiklerine problem çıkarmazlar. Bütün gün çalışıp durduktan sonra, akşamları yorgun da olsalar, sevgilileri yada kocaları buluşalım dediğinde, hemencecik hazırlanıp sevgililerinin onları evden almalarına gerek kalmadan, o her neredeyse onun olduğu yere giderler.

Çoğu zaman sevgililerinin ya da kocalarının haberi bile olmaz yaşadıkları sıkıntıdan, yansıtmazlar çünkü. Paraları var mı, işyerinde sıkıntı mı oldu, birine canı mı sıkıldı, hiç bunlarla yormazlar birlikte oldukları erkeği. Çünkü istemezler kimse onlara acısın. Sonra da bir bakarlar ki, bu kadar dik durmanın ve sorun çıkarmamanın karşılığında gerçekten de kimse onlara acımaz. Bu durum zamanla gelenekselleşir ve acınmama ile sorun çıkarmama hali bir yaşam tarzına dönüşür. Eskaza dayanamayıp sorunlarını paylaşmaya kalksalar, bu sefer de sorunlu kadın, kaprisli kadın yada tahammül edilemez kadın damgasını yerler. Bu yüzden de terk edildiklerinde bile hiç seslerini çıkarmaz bu güçlü kadınlar! Terk eden erkek de bilir onun ne kadar güçlü olduğunu ve onsuz da yaşayabileceğini, oysa içinde yaşadığı fırtınalardan bihaberdir.

Sonra bir dosttan, eşten, ya da tanıdıktan duyarlar ki onu terk eden erkek, gitmiş erkeğe muhtaç yaşamak zorunda olan başka biriyle beraber olmaya başlamış. Erkekler çok severler böyle kadınları. Çünkü, birinin ona muhtaç olduğunu görmek birçok duygusunu okşar erkeğin. Onlara kendini erkek gibi hissettirir! Bu zayıf kadınlar, erkeklere bağımlıdır çünkü. Mesela fatura filan yatıramazlar, anlamazlar çünkü. Nerden yatırılır onu da bilmezler. Ev ya da yemek alışverişi de yapmazlar, çünkü taşıyamazlar onca torbayı. Hep yorgun olurlar, bütün gün spor salonları, kuaförler, o mağaza senin, bu mağaza benim gezerler. Akşama da yemek yapmaya fırsat bulamazlar. Akşam eşleri eve geldiğinde de ona bugün nereye yemeğe gidelim diye sorarlar. En kötü ihtimal dışardan yemek söylerler. Zayıf kadınlar doğurdukları çocuğa bakacak gücü de kendilerinde bulamazlar, çünkü pamuklar içinde yaşamaya alışmışlardır bir kere. Kendilerini hep altın tepsi içinde sunarlar karşıdakine. Huysuzluk da ederler, ama bu erkeğin hoşuna gider, çünkü kadın ona muhtaçtır. Söylenmeyen güçlü kadının aksine, hiçbir şeyi beğenmedikleri gibi devamlı da mutsuzdurlar. Pek teşekkür etmezler, kıskançlık krizlerini de severler. Kocasının veya sevgilisinin hayatlarını karartırlar. Erkekler bu kadınları asla terk de edemezler. Çünkü o, güçsüz ve kırılgan bir kadındır. Ayrılırsa, kurda kuşa yem olur. Koruyup kollanmalıdır her an o!

Zayıf kadınlar hiç çökmez, buruşmaz ve yıpranmazlar. Ancak işin ilginç yanı, her zaman daha değerli olanlar da onlardır. Ve geride kalan güçlü kadınlar ise, tüm bunların nasıl gerçekleşebildiğine sadece bakakalırlar!!!

Pazartesi, Aralık 24, 2007

Evlerinin önü boyalı direk



Öykü ve Berk Gürman kardeşlerin arkadaşlarıyla birlikte çektiği videoları, Youtube'da o kadar çok görüntülenmiş, o kadar çok görüntülenmiş ki, sonunda bir albüm çıkartmışlar. Türküleri Latin ezgileriyle buluşturan bu sevimli ikili hemen herkesin beğenisini kazanmış. İkiz kardeşler, Flamenko-türkü tarzı müzikleriyle oldukça ilginç ve bir o kadar da güzel bir albüm çalışmasına imza atmışlar. Güzel bir Türkü’yü Flamenco ile çok güzel yorumlamışlar ve ortaya çok hoş bir parça çıkıvermiş. Gürman kardeşler bir araya gelerek, aralarındaki müthiş uyumu müziklerine yansıtmayı başarmışlar. Öykü, okulda öğrendiği vokal teknikleriyle Flamenco’yu birleştirerek harika bir sentez çıkartmış ortaya. Berk ise İspanya’da önemli ustalardan gitar dersleri almış. Öykü ve Berk, ‘Kısmet’ adlı albümlerindeki ilk kliplerini de tabiî ki çıkış parçaları olan ‘Evlerinin Önü Boyalı Direk’ şarkısına çekmişler. Daha albüm çıkmadan internet üzerinden 2.000.000 dinleyiciye ulaşmışlar.

Bende ilk dinlediğimde o kadar çok sevdim ki, sonra defalarca dinleme isteğimi tutamadım:)

İşte dinlemek isteyenler için Rapidshare ve Youtube adresleri:

http://rapidshare.de/files/37985619/EvLerinin_onu_boyaLI_direk_Oyku-Berk_Gurman__tangos_.MP3.html

http://www.youtube.com/watch?v=NNoC0pLcltU

A.K.

Salı, Aralık 04, 2007

Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol...

Bilindiği üzere, doğumunun 800. yılı olması hasebiyle, Unesco tarafından 2007 yılı Mevlana yılı olarak ilan edilmiştir. İnsan düşüncesine yepyeni bir mesaj veren ve İslam düşünürlerinin fikir ve sistemlerini, inanç akidelerini ruh, akıl ve sevgi üçgeni içinde sunan, insanlığa ahlak, din, ilim ve akıl yolunda heyecan katarak yeni ufuklar açan Mevlâna Celâleddin-i Rûmi, müstesna yüce bir varlık, ilahi bir ışık, manevi bir güneştir. Onun insan düşüncesine verdiği en büyük mesaj Aşk, Sevgi ve Birliktir. Akıl ve gönülleri kirden ve ikilikten kurtarmış ve temizlemiştir. Hz. Mevlana’nın tasavvufunda varlığın, yaratılışın ve hayatın manası Aşktır. Aşk ise Allah’ın vasıflarındandır. O’ndan başkasına âşık olmak da geçici bir hevestir. Yaratılışın sebebi, bütün hastalıkların tabibi, bencilliğin devası, elemlerin merhemi İlâhî Aşk’tır. Hz. Mevlana’nın kâinatı kucaklayan insan sevgisi ve hoşgörüsü, Allah’a olan hudutsuz aşkının ve Muhammedî feyze tam mazhar oluşunun tabiî neticesidir.

Ölümü de kötü ve ümitsizlik verici bir şey değil, Yaradan ile birleşme olarak tanımlamıştır. O yüzden Konya’da her 17 Aralık gecesi Şeb-i Arus’ gecesi olarak kutlanır. Çünkü Hz. Mevlana; ölümü sevgiliye kavuşma anı yani düğün gecesi (Şeb-i Arus) olarak kabul etmiştir.

Hz. Mevlana için ölüm, sevgiliye kavuşmaktır. Bir gazelinde ölüm hakkında şöyle der:

‘Öldüğüm gün tabutum götürülürken, bende bu dünya derdi var sanma...
Benim için ağlama, yazık, vah vah deme;

Şeytanın tuzağına düşersen, o zaman eyvah demenin sırasıdır,

Cenazemi gördüğün zaman firak, ayrılık deme,

Benim kavuşmam, buluşmam işte o zamandır,

Beni toprağa verdikleri zaman, elveda elveda demeye kalkışma,

Mezar, cennet topluluğunun perdesidir.

Batmayı gördün değil mi? Doğmayı da seyret, güneşle aya gurûbda
n hiç ziyan gelir mi?
Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun?’

O bir Hak dostu ve Peygamber aşığıdır. Kendi zamanının en büyük müftüsü, sufi, arif ve âşıklarından birisidir. Hem kendi zamanını hem de kendinden sonraki zamanları derinden etkilemiş ve hala daha da etkilemeye devam etmiştir. Mevlâna, İslam dinini, şiir, sanat, raks, müzik yoluyla en ince yorumlayan kişidir. Düşünce, tecrübe, birikim ve duygularını, öğrencileri ve çevresi aracılığı ile sonraki nesillere aktarmıştır:

"Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır."

‘Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok.
Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.’

‘Herkes kendi zannınca dost oldu bana, kimse aramadı içimdeki sırları ama’

Hz. Mevlana, hayatı boyunca Kur’an hükümlerinin adabına riayet ederek, Allah’ın haram kıldığı şeylerden çekinmiş; kendi ilmini, irfanını, benliğini ve tüm varlığını Hz. Muhammed’in varlığında yok etmiş, gerçek takva sahibi bir şahsiyettir. Mevlâna, aziz ve yüce bir üstattır, bir filozoftur. Tek başına bir sistemdir, bir hayat ve düzendir. Ahlakı, ilmi, hikmeti, sevgisi, aklı, tavrı, idraki, davranışları ve her şeyi ile yüceliği öğreten bir hal abidesidir. Peygamber’in gerçek temsilcisi, aşkın ve aklın en yüksek öğesi ve gerçeğidir. Onun için, soyut bir Allah sevgisi yerine, somut bir sevgi, yani Hakk’ı halkta ve halkı Hak'ta sevmek gerekir.

Büyük bir Hak aşığı olan Mevlana, Aşkın efendisidir ve Aşkta yok olmuştur. Bizzat aşktır. Aşkın ne olduğunu soranlara;


"Benim gibi ol da bil, ister nur olsun, ister karanlık, o olmadıkça, onu tamamıyla bilemezsin." buyurur.


Hz. Mevlana’ya göre insan, duygu ve düşüncelerden ibarettir. Yine bir şiirinde şöyle der:

‘Ey kardeş! Sen yalnız duyuş ve düşünüşten ibaretsin,
Geri kalanın ise sadece et ve kemiktir.

Hayatının son döneminin ürünü olan 6 ciltlik Mesnevi (defter)si doğu edebiyatının en önemli ve en güzel edebi ve tasavvufi eserlerinden birisidir. Mesnevi yüzyıllar boyu değişik dillere çevrilmiştir. İngilizceye çevrilerek, yapıtın Batı dünyasında da tanınması sağlanmıştır. Bu muhteşem eser, Mevlana tarafından günün herhangi bir saatinde irticalen söylenmiş, kaydedilmiş ifadelerdir. Başka klasik eserlere oranla çok iyi korunmuş ve kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. Mesnevi dostluğu arttırır, kutluluğa erenin sevinç ve şükrünü arttırır. Umut sahiplerinin umudunu arttırır. Sönen arzuları yeniden canlandırır, dağılmış bulutlar arasından doğan güneş gibidir.

Mevlevilik ise tamamen sevgi ve hoşgörü üzerine kurulmuş bir müessesedir. Mevlana’nın ölümünden sonra Mevlevilik kurumsallaşmış ve Mevlevihaneler ortaya çıkmıştır. Hazreti Mevlâna, Yaradan’a gönül veren, bütün dünyadaki yaratıkları Yaradan’dan ötürü sevmeyi ve bizlere sevgiden söz etmeyi öğreten bir aşk piridir.

Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna:

‘Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kâfir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,
Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...’
buyurmaktadır. Yine:

‘Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeyiz
Şu tertemiz tarlaya başka bir tohum ekmeyiz biz...’

‘Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol...’ sözleri de kendisine aittir.

Kendini aşk yoluna, sevgi yoluna, hak yoluna vermiş, Âşık ol âşık, aşkı seç ki sen de seçilmiş bir insan olasın’ diye seslenmiştir.

Onun için doğru olan, gerçeğe giden yolu bulmaktı ve bu yol, "aşk" tan geçerdi: Sonsuz bir sevgi ve bu sevgi hoşgörü ve vefa kavramlarıyla desteklenecek ve beslenecekti.

‘Hak yolunda yalnız gitme, bu yol tehlikelerle doludur.
Bu yolda, yol kesenler çoktur.
Senin tek bir canın var, canınsa düşmanı pek çok...
Üstelik içinde bulunan can düşmanını tanımıyor,
Ona can diyorsun, cihan adını takıyorsun.

Bu dünyada senin gibi aptallar pek çoktur.’

Mevlâna yüzyıllardır etkisini, canlılığını yitirmeyen büyük bir ozan ve düşünce adamı niteliğini korumaktadır. Kişinin inanç ve düşünce özgürlüğüne olağanüstü bir değer vermesi, bütün insanları (suçlu-suçsuz, mecusi-putperest, kara-sarı, efendi-köle) saygıya ve sevgiye çağırması onun en büyük özelliğidir.

Ama ne yazık ki, onu 20. yüzyılda kendi çıkarlarına alet etmeye çalışanlar var. Oysa Hz. Mevlana, Müslümanlığın üzerinde hassasiyetle durduğu “insan yaratılmışların en şereflisidir” düsturunun şuuruyla insanları kucaklar ve yaratılmışları âşık olduğu yaratandan ötürü, bir nefis mücadelesine girmeden rahatlıkla hoş görür. Her dilden, her dinden, her renkten insanı kucaklayan Hz. Mevlâna, sevginin, barışın, kardeşliğin, hoşgörünün sembolüdür.

Özellikle günümüzde, tamda şu günlerde, her birimizin ihtiyacı olan bu mukaddes duyguları bir nebze olsun bize geri kazandırması niyetiyle, Mevlana’yı tanımak, onu anlamak, idrak etmek için Mesnevi bir başlangıç yapmak isteyenlere harika bir kılavuz olacaktır kanaatindeyim.

İşte size Mevlana'nın 7 Öğüdü:


Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol

Şefkat ve merhamette güneş gibi ol

Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol

Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol

Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol

Hoşgörürlükte deniz gibi ol

Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol



H.A.Küçük

Salı, Kasım 06, 2007

Dostlar Irmak Gibidir


Dostlar ırmak gibidir
Kiminin suyu az, kiminin çok
Kiminde elleriniz ıslanır yalnızca
Kiminde ruhunuz yıkanır boydan boya


İnsanlar vardır; üstü nilüferlerle kaplı,
Bulanık bir göl gibi...
Ne kadar uğraşsanız görünmez dibi.
Uzaktan görünüşü çekici, aldatıcı
İçine daldığınızda ne kadar yanıltıcı....
Ne zaman ne geleceğini bilemezsiniz;
Sokulmaktan korkarsınız, güvenemezsiniz!

İnsanlar vardır; derin bir okyanus...
İlk anda ürkütür, korkutur sizi.
Derinliklerinde saklıdır gizi,
Daldıkça anlarsınız, daldıkça tanırsınız;
Yanında kendinizi içi boş sanırsınız.

İnsanlar vardır, coşkun bir akarsu...
Yaklaşmaya gelmez, alır sürükler.
Tutunacak yer göstermez beyaz köpükler!
Ne zaman nerede bırakacağı belli olmaz;
Bu tip insanla bir ömür dolmaz.

İnsanlar vardır; sakin akan bir dere...
İnsanı rahatlatır, huzur verir gönüllere.
Yanında olmak başlı başına bir mutluluk.
Sesinde, görüntüsünde tatlı bir durgunluk.

İnsanlar vardır; çeşit çeşit, tip tip.
Her biri başka bir karaktere sahip.
Görmeli, incelemeli, doğruyu bulmalı.
Her şeyden önemlisi insan, insan olmalı...


İnsanlar vardır; berrak, pırıl pırıl bir deniz.
Boşa gitmez ne kadar güvenseniz.
Dibini görürsünüz her şey meydanda.
Korkmadan dalarsınız, sizi sarar bir anda.
İçi dışı birdir, çekinme ondan.
Her sözü içtendir, her davranışı candan...

Can Yücel

Pazar, Ekim 28, 2007

Canım Arkadaşım Susan'dan 'Film Gibi Özel Bir Gezi'

Vefalı arkadaşım Susan'dan eşi Peter ile birlikte bu baharda İstanbul'a yaptığı minik geziyle ilgili, bu seferde onun ağzından kendi harika ve bir o kadar da ilginç izlenimlerini anlatan bir makale, Peter'ın fotoğraf makinesinden çıkan güzel görüntüler eşliğinde...Bu makaleyi benim için hiç üşenmeden Almanca'dan Türkçe'ye çeviren sevgili kuzenim Elif'ime de binlerce teşekkürler, zahmetleri için. Bu arada gayretle Türkçe öğrenmeye başlayan meine Freundin Susan'ı da sevgiyle kucaklıyorum.



FİLM GİBİ ÖZEL BİR GEZİ

Bu yaz mektup arkadaşımla gümüş balayımı kutladım. Onunla tanıştığımda 13 yasındaydım. 25 yıl sonra tanışabileceğimizi kim düşünebilirdi. Bu harika arkadaşlığa müteşekkirim. 2006 yazında Aysel İsviçre’deki kuzenini ziyarete gelmişti. İlk kez telefonda konuştuk, yıllar sonraki ilk mümkün olan karsılaşmamız buydu. 2007’nin baharında İstanbul’da buluşmak istiyorduk. Sonbaharda seyahat bürosuna gittim. Ocak ayının ortasında 27.04–01.05.2007 tarihleri arasında kısa bir seyahat rezerve ettirdik. Seyahat randevumdan önce kendimi iyi hissetmediğim için depresyon tedavisi alıyordum. Bugün iyiyim, seyahat bürosu Peter’in tekerlekli sandalyesi ve sandalyenin pilleri hakkında bilgi aldı. Bunun bir sorun teşkil edip etmeyeceğini öğreneceklerdi. Geziden iki hafta önce biletlerimiz otelin rezervasyon kâğıdı geldi. Peter’in tekerlekli sandalyesi için hava şirketinden hayır yanıtı geldi. Çünkü bu küçük pillerin içerisinde asit oluşumu vardı. Geziden vazgeçmemiz gerekiyordu. Paramızı geri alacaktık. Neyse ki, Peter kısa bir süreliğine jel pilli bir tekerlekli sandalye kiralayabildi ve gezimize katılabildik. Dördüncü ayın 27’sinde öğleye doğru tekerlekli sandalye taşıyabilen bir taksi kiraladık Frankfurt yönünde yola koyulduk. Tam zamanında hava alanındaydık. Genç bir hosteste tam zamanında gelmişti. Peter’in arabasını kullanmak için, bizi check-in için sıraya soktu. Büyük bir salonda birçok farklı sarter vardı. Sevimli bir bayan bize yardımcı oldu. Peter’i, havaalanının tekerlekli sandalyesiyle surdu. Uzun bir kuyruğa girdik, pasaport kontrolü yapıldı. El paketlerini ve çantanın içindekileri uzun bir bandın üzerine koyduk, burada kontrol edildiler. Büyük su şişelerini bu kontrolde feda etmek zorunda kaldık. Bir bekleme salonun da araç gelene kadar beklememiz gerekiyordu. Uçak 90 dakika gecikti. İlk kez heyecanlandım. 30 dakika sonra havaalanı otobüsüne bir aran ile getirildik. Uçuş biletlerimizi verdik. Kontroller yapıldı. Ve uçağa ayak baştık. Uçağa ilk giren yolculardık. Erkek hostes bize yerimizi gösterdi. El bagajlarımızı yerleştirmemize yardımcı oldu. Peter cam kanarındaki yerinden yeryüzünün soluk kesici görüntüsünü izledi. Belirli bir yükseklikteydik. Aksam yemeği servisi geldi. Alışveriş yapmamız mümkündü. Avusturya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan ve sonunda İstanbul’a vardık. Aşağı indiğimizde kulaklarım tıkanmıştı. Pasaportları kontrol ettim. İki kişi bir arabayla bize yardımcı oldu. Havaalanı binasına gittik. Yaşlı olan Almanya’da geçirdiği zamandan bahsetti. Diğeri binanın içine kadar bize refakat etti. Uzun bir yol gittik. Vize kontrolü yapıldı. Ne yazık ki Peter İngilizce bilmiyordu. Ben bu geziden önce biraz Türkçe öğrenmem gerektiğini biliyordum. Uzun valiz bandında valizimizi ve seyahat çantamızı bulduk. Sonunda Peter’in sandalyesi de geldi. Genç bir Türk bizi çıkış salonuna getirdi. Orada gelenleri bekleyen birçok insan vardı. Kadınların çoğu tamamen örtülüydü. Ogertur’un tercümanı bizi bekliyordu. Yolcu otobüsüne vardığımızda gece yarısıydı. Sayısız sarı taksi yanımızdaydı. Karanlıkta şehir yolculuğu yaptık. Taş caddeli Fındıkzade’de otelimizin önünde durduk: ‘Grand Anka’. Kimliklerimizi tahsil ettirdik. Geç saat olmasına rağmen ortalık oldukça sesliydi. Valizlerimiz birinci kattaki odamıza getirildi. Nazik bir adam Peter’e yardım etti. Gece yarısıydı. Susamıştım, mini bara gittim. Bir sandalyeye oturdum. Saat 5’te bizim otelin karşısındaki caminin müezzini ezan okudu. Yaklaşık iki saat sonra kalktım. Mükemmel bir kahvaltıdan yararlanamadım. Çünkü heyecandan kendimi kötü hissediyordum. 25 yıl sonra ilk kez mektup arkadaşımla ve e-mail arkadaşımla karsılaşacaktım. Arkadaşım Aysel titriyordu. ‘a story like a film’: film gibi bir yüz. Kısa bir telefon görüşmesinden sonra otelin lobisinde selamlaştık. Anlayışlı ve nazik kardeşi Fırat ile gelmişti. Arabayla şehirde dolaştık. Küçük bir restorantta oturduk. Tipik Türklere özel kıyılmış etten kızartma yedik ve ayran içtik. Yemekten sonra sevgili arkadaşımla Sultan Ahmet Camii’ne gittik. Çok güzel bir parkta kısa bir mola verdik. Geleneksel bardakta cay ikram edildi. Camii’nin önünde erkekler ayaklarını, ellerini ve yüzlerini yıkıyorlardı ibadetten önce. Başörtülerle geniş bir merdivenden çıktık, ayaklarımıza plastik poşetler geçirdik. Dua odasına girdik, bu odanın sadeliği beni çok etkiledi. Ana kubbeye hayretle baktım. Kenarlarda dua eden insanlar vardı. bu görüntüden hoşlandım. Dışarı çıkınca örtümüzü ve ayaklarımızdaki plastikleri çıkarttık. Arabayla Boğaziçi’ne gittik, gemi yolculuğu yaptık. Boğaziçi, Marmara ile Karadeniz’i birbirine bağlıyordu. Tahta bir bankta oturduk. Pencereden dışarıyı izledik. Sohbet ettik. Fotoğraf çektik. Dışarıda burnumuzu sızlatan taze temiz bir rüzgâr esiyordu. Küçük bir kafede kısa bir ikamet ettik. Hediyelik eşya dükkânları vardı. Türk çayı içtik ve ilk bardaktan sonra bir de bir fincan Türk kahvesi denedim. Kahve telvesinden geçmişle gelecek hakkında yorumlar yapılıyormuş. Gemiye geri döndük. Avrupa yakasına doğru hareket ettik. Arabayla otele geri döndük. Almanya’dan, futboldan ve havadan sohbet ettik. Sirkeci tren yoluna 1895’de ilk Doğu Expresi buraya varmış. Pazar ve pazartesi otel çevresindeki coğrafyayı dolaştık. Burada birçok yardım sever insanla karşılaştık. Pazar öğleden sonra, küçük bir kafede manzara karşısında leziz keklerden yedik. Limonata denedim. Satıcıyla sohbet ettim. Çay içtik. Salı günü bu güzel insanlardan, otelden ve sıcak iklimden ayrılma vakti gelmişti. Öğleden önce otobüs tekrar geldi. Bu kez Türk şoför yalnızdı. Ogertur’dan bir bayanla telefonda konuştuk. Bizimle ilgilendiler havaalanındaki işlemler konusunda bize yardımcı oldular. Son Türk paramla Peter’e sandviç ve kola aldım. Kontrollerimiz yapıldı, kaptan bizi selamladı. Kokpiti görmek istediğimi söyledim. Kısa bir süreliğine gösterdi. Peter sandalyesi konusunda biraz endişelendi. İstanbul’da kalmasından korktu. Yemek servisi yapıldı. İki saat sonra Frankfurt’taydık. Peter’in sandalyesi geldi, bir otelde kaldık o akşam ve yemek yedik, sonra da evimize doğru yola koyulduk.

Sevgili arkadaşımla tekrar vakit geçirmeyi çok istiyorum.

Susan Jankowski

Pazartesi, Ekim 22, 2007

Eskimeyen Dosta

Arkadaşlığımız çeyrek asrı aştı ve bunca zaman içinde dostluğa ve kardeşliğe dönüştü
Yaralandıkça kalplerimiz her zaman birbirine dayandı ve destek oldu
Şikayetlenmeden birbirimize katlanarak ve sınırlarımızı da hiç aşmadan yaşadık
Esirgemedik birbirimizden sevgimizi ve ilgimizi, herkese ve her şeye rağmen


Zor ve bir o kadar da meşakkatli yıllar geçirdik birlikte, hiç sömürmedik ve hiç kullanmadık ki birbirimizi
El bilmedik birbirimizi ve hep yakın olduk. Birbirimizi kaybetmekten korkarak yaşadık ve birlikte büyüdük
Yalnızlık çektiğimizde, üzüldüğümüzde, hatta keyiflendiğimizde de daima aradık birbirimizi
Nice badireler atlattık birlikte omuz omuza, sonra da birbirimizi sessizce dualarımıza kattık
Evlerimiz şimdi uzaklarda olsa da, biliriz ki kalplerimiz birliktedir, biliriz ki sevgi mesafede değil kalplerdedir
Pişmanlık duymadan dostluğumuz sürerken, birbirimize hep değer verdik ve değerli hissettirdik


Çok ama pek çok sınavlar atlattı bu iki kardeş kalp, engellerle savaşarak, birlikte öğrendi, birlikte gözyaşı döktü ve birlikte güldü
Ancak koparamadı onları birbirlerinden ne bir kimse, ne de bir olay
Kanasa da yüreklerimiz bazen acıyla, sırdaş olduk ve birbirimizin dertleriyle dertlendik
Mutlu olduğumuz, birlikte eğlendiğimiz ve hatta güldüğümüz zamanlarda az değildi ki
Avunduk birbirimize verdiğimiz tesellilerle, biraz huzur bulduk belki, belki sığındığımız limanlar olduk
Kızsak da zaman zaman birbirimize, farklı düşünceler paylaşsak da, neticede hiç kopmadık, kopamayızda…


H.A. Küçük

Çarşamba, Ekim 17, 2007

Sevgiye dair

İşte Japon düşünür Masumi Toyotome'nin sevgi üzerine söyledikleri: "Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir" diye başlıyor Toyotome. "Ama sevgi nedir, nerede bulunur, biliyor muyuz?" diye soruyor..Sonra da anlatmaya başlıyor…

"Sevgi üç türlüdür!.."

Birincinin adı "Eğer" türü sevgi!..

Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek sevgiye bu adı takmış yazar..Örnekler veriyor: Eğer iyi olursan baban, annen seni sever. Eğer başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim. Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim. Toyotome, "En çok rastlanan sevgi türü budur" diyor. Bir şarta bağlı sevgi.. Karşılık bekleyen sevgi.. "Sevenin, istediği bir şeyin sağlanması karşılığı olarak vaat edilen bir sevgi türüdür bu" diyor yazar.."Nedeni ve şekli bakımından bencildir. Amacı sevgi karşılığı bir şey kazanmaktır." Yazara göre evliliklerin pek çoğu "Eğer" türü sevgi üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor. Gençler birbirlerinin o anki gerçek hallerine değil, hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne âşık oluyor ve beklentilere giriyorlar. Beklentiler gerçekleşmediğinde, düş kırıklıkları başlıyor. Sevgi giderek nefrete dönüşüyor. En saf olması gereken anne baba sevgisinde bile "Eğer" türüne rastlanıyor.

Yazar bir örnek veriyor. Bir genç Tokyo Üniversitesi giriş sınavlarını kazanarak babasını mutlu etmek için, çok çalışıyor. Okul dışında hazırlama kurslarına da gidiyor. Ama başarılı olamıyor. Babasının yüzüne bakacak hali yok. Üzüntüsünü hafifletmek için bir haftalığına Hakone kaplıcalarına gidiyor. Eve döndüğünde babası öfkeyle "Sınavları kazanamadın. Bir de utanmadan Hakone'ye gittin" diye bağırıyor. Delikanlı "Ama baba, vaktiyle sen de bir ara kendini iyi hissetmediğinde Hakone kaplıcalarına gittiğini anlatmıştın" diyor. Baba daha çok kızarak, delikanlıyı tokatlıyor. Çocuk da intihar ediyor. "Gazeteler intiharın anlık bir sinir krizi sonucu olduğunu söylediler, yanılıyorlardı" diyor yazar.. "Delikanlı babasının kendisine olan sevgisinin yüksek düzeydeki beklentilerine bağlı olduğunu anlamıştı!.." İnsanlar "Eğer" türü sevginin üstünde bir sevgi arayışı içindeler aslında.. "Bu sevginin varlığını ve nerede aranması gerektiğini bilmek, bu genç adamın yaptığı gibi, yaşamı sürdürmekle, ondan vazgeçmek arasında bir tercih yapmakla karşı karşıya kaldığımızda önemli rol oynayabilir" diyor, Masumi Toyotome..İlginç değil mi?..

İkinci türe geçiyoruz. "Çünkü" türü sevgi..

Toyotome bu tür sevgiyi söyle tarif ediyor: "Bu tür sevgide kişi, bir şey olduğu, bir şeye sahip olduğu ya da bir şey yaptığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır. "Örnek mi?.. "Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin (Yakışıklısın!)" "Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki.." "Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven veriyorsun ki.." "Seni seviyorum. Çünkü beni üstü açık arabanla, o kadar romantik yerlere götürüyorsun ki.."

Yazar, Çünkü türü sevginin, Eğer türü sevgiye tercih edileceğini anlatıyor. Eğer türü sevgi, bir beklenti koşuluna bağlı olduğundan büyük ve ağır bir yük haline gelebilir. Oysa zaten sahip olduğumuz bir nitelik yüzünden sevilmemiz, hoş bir şeydir, egomuzu okşar. Bu tür, olduğumuz gibi sevilmektir. İnsanlar oldukları gibi sevilmeyi tercih ederler. Bu tür sevgi onlara yük getirmediği için rahatlatıcıdır. Ama derin düşünürseniz, bu türün, "Eğer" türünden temelde pek farklı olmadığını görürsünüz. Kaldı ki, bu tür sevgi de, yükler getirir insana..İnsanlar hep daha çok insan tarafından sevilmek isterler. Hayranlarına yenilerini eklemek için çabalarlar. Sevilecek niteliklere onlardan biraz daha fazla sahip biri ortaya çıktığı zaman, sevenlerinin, artık ötekini sevmeye başlayacağından korkarlar. Böylece yaşama sonsuz sevgi kazanma gayret eksikliği ve rekabet girer.

Ailenin en küçük kızı yeni doğan bebeğe içerler. Sınıfın en güzel kızı, yeni gelen kıza içerler. Üstü açık BMW'si ile hava atan delikanlı, Ferrari ile gelene içerler. Evli kadın kocasının genç ve güzel sekreterine içerler. "O zaman bu tür sevgide güven duygusu bulunabilir mi?" diye soruyor,Toyotome.. "Çünkü türü sevgi de, gerçek ve sağlam sevgi olamaz" diyor. Bu tür sevginin güven duygusu vermeyişinin iki ayrı nedeni daha var..Birincisi.."Acaba bizi seven kişinin düşündüğü kişi miyiz?" korkusu..Tüm insanların iki yanı vardır. Biri dışa gösterdikleri..Öteki yalnızca kendilerinin bildiği.."İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi terk ederlerse" korkusu buradan doğar. İkincisi de.. "Ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa.." endişesidir. Japonya'da bir temizleyicide çalışan dünya güzeli kızın yüzü patlayan kazanla parçalanmış. Yüzü fena halde çirkinleşince, nişanlısı nişanı bozup onu terk etmiş. Daha acısı..Aynı kentte oturan anne ve babası, hastaneye ziyaretine bile gelmemişler artık çirkin olan kızlarının..Sahip olduğu sevgi, sahip olduğu güzellik temeli üstüne bina edilmiş olduğundan bir günde yok olmuş. Güzellik kalmayınca sevgi de kalmamış. Kız birkaç ay sonra kahrından ölmüş..Japon yazar "Toplumlardaki sevgilerin çoğu 'Çünkü' türündendir ve bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür" diyor..Peki o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne?.."

Ve işte sevgilerin en gerçeği!.."Üçüncü tür sevgi benim 'Rağmen' diye adlandırdığım türdür" diyor yazar.

Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında bir şey beklenmediği için "Eğer" türü sevgiden farklı bu..Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp, böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için "Çünkü" türü sevgi de değil. Bu üçüncü tür sevgide, insan "Bir şey olduğu için" değil, "Bir şey olmasına rağmen" sevilir. Güzelliğe bakar mısınız?..Rağmen sevgi..Esmeralda, Qusimodo'yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına "rağmen" sever. Asil, yakışıklı, zengin delikanlı da Esmeralda'ya çingene olmasına "rağmen" tapar!.."Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insanı olabilir. Bunlara 'rağmen' sevilebilir. Tabii bu sevgiyle karsılaşması şartı ile.."Burada insanın, iyi, çekici ya da zengin konum edinerek sevgiyi kazanması gerekmiyor. Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü geçmişine "rağmen" olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor. Bütünüyle çok değersiz biri gibi görünebiliyor ama en değerli gibi sevilebiliyor. Japon yazar "Yüreklerin en çok susadığı sevgi budur" diyor. "Farkında olsanız da, olmasanız da, bu tür bir sevgi, sizin için yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, başarı ya da ünden daha önemlidir."Bunun böyle olduğundan nasıl emin olabiliriz peki?..Haklı olduğunu kanıtlamak için sizi bir teste davet ediyor.."Şu soruma cevap verin" diyor. "Kalbinizin derinliklerinde, dünyada kimsenin size aldırmadığını ve hiç kimsenin sizi sevmediğini düşünseydiniz, yiyecek, elbise, ev, aile, zenginlik, başarı ve üne olan ilginizi yitirmez miydiniz?..Kendi kendinize 'Yaşamamın ne yararı var' diye sormaz mıydınız?.." Devam ediyor Toyotome.."Şu anda en sevdiğiniz kişinin sizi sadece kendi çıkarı için sevdiğini anladığınızı bir düşünün..Dünya birden bire başınızın üstüne çökmez miydi? O an yaşam size anlamsız gelmez miydi?" "Diyelim sıradan bir yaşamınız var..Günlük yaşıyorsunuz. Günün birinde gerçek, derin ve doyurucu bir sevgi bulacağınıza olan umudunuz olmasa, kalan hayatınızı nasıl yaşardınız?.." diye soruyor ve yanıtlıyor: "Böyleleri ya iyice umutsuzluğa kapılıp intihar ediyorlar ya da iyice dağıtıp yaşayan ölü haline geliyorlar." Toyotome, hem de nasıl iddialı savunuyor "Rağmen" sevgiyi..

"Bugün yaşamınızı sürdürebilmenizin nedeni 'Rağmen' türü sevgiyi şu anda yaşamanız ya da bir gün bu sevgiyi bulacağınıza olan inancınızdır." Son sözlerinde biraz umutsuz, Toyotome.."Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak bu sevgiyi bulmak zor. Çünkü herkesin sevgiye ihtiyacı var..Ve kimsede başkasına verecek fazlası yok" diye açıklıyor.. Anlatıyor.."Yakınımızda olan birinin bu sevgiyi bize vermesini bekleriz. Ama o da aynı şeyi başkasından beklemektedir." Peki, bu dünyada sevgi ne kadar var?..Yazara göre, açlığımızı biraz bastıracak kadar..Ve de yemek öncesi tadımlık gelen iştah açıcılar gibi..Bu minnacık tadım, bizi daha müthiş bir sevgi açlığına tahrik ve teşvik ediyor. Bu minnacık tadım sevgiye ne kadar muhtaç olduğumuzu anlatıyor. Büyük bir hırsla ana yemeğin gelmesini ve bizi doyurmasını bekliyoruz..Hani nerede?.. Hepsi o..Ve asıl çarpıcı cümle en sonda..

"Dünyadaki en büyük kıtlık, 'rağmen' türü sevginin yeterince olmayışıdır!.."

Peki, siz ne dersiniz?

Pazartesi, Ekim 08, 2007

Bin Aydan Hayırlı Kadir Geceniz Mübarek Olsun!

Kur'an-ı Kerim'de Cenab-ı Hak, bu mübarek gecenin kıymet ve faziletini şöyle beyan etmektedir:

"Biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır.. O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar. O gece, esenlik doludur. Tâ fecrin doğuşuna kadar." (Kadir Suresi)

Resul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz buyuruyor:

"Kim Kadir Gecesi'nde inanarak, ihlâs ile o geceyi ibadetle geçirirse, geçmiş günahları bağışlanır."

Aynı zamanda, bu sene benim güzel kardeşim yani Ayışığı'mın doğum gününe de tekabül eden bu hayırlı geceyi Rabbim en güzel şekilde değerlendirmemizi nasip etsin İnşallah...

Salı, Ekim 02, 2007

Bang Bang (My Baby Shot Me Down)

I was five and he was six
We rode on horses made of sticks
He wore black and I wore white
He would always win the fight

Bang bang, he shot me down
Bang bang, I hit the ground
Bang bang, that awful sound
Bang bang, my baby shot me down.

Seasons came and changed the time
When I grew up, I called him mine
He would always laugh and say
"Remember when we used to play?"

Bang bang, I shot you down
Bang bang, you hit the ground
Bang bang, that awful sound
Bang bang, I used to shoot you down.

Music played, and people sang
Just for me, the church bells rang.

Now he's gone, I don't know why
And till this day, sometimes I cry
He didn't even say goodbye
He didn't take the time to lie.

Bang bang, he shot me down
Bang bang, I hit the ground
Bang bang, that awful sound
Bang bang, my baby shot me down...

----------------

Çok sevdiğim bir soundtrack şarkıdan bahsetmek istiyorum sizlere.

Çok eskilerden, akıllara ziyan güzellikte bir çocukluk aşkı şarkısıdır bu. Yıllar sonra Quentin Tarantino'nun yazıp yönettiği "Kill Bill Volume 1" filmi ile bütünleşen bir soundtrack. Bir şarkı bir filme bu kadar yakışırdı ancak. Sırf bu şarkı için filmi defalarca izleyebilirdim. Tabi birde filmdeki meşhur güzel gelin Uma Thurman için:) Ne harika, ne hüzünlü, ne özel, ne muhteşem şarkıdır o.

Şarkıyı indirmek isterseniz:

http://www.sendspace.com/file/auel71

Yakın bir zamanda, "Hatırla Sevgili" adlı dizideki unutulmaz ''Kanlı Pazar'' sahnesinde de arka fonda çalan nefis parçaydı o. Kimler söylememişti ki bu şarkıyı bugüne kadar: Nancy Sinatra, AjdaPekkan, Cher, David Bowie, François Ozon, Dalida, Mina, Paul Weller, Sheila, Cem Karaca (Apaşlar), Güneri Tecer…

Nancy Sinatra ayrı bir güzel söyler bu şarkıyı, hatta tek geçer bence. İşte size Nancy Sinatra’nın muhteşem güzel yorumu:


Birde bizim Ajda’dan dinlemek isterseniz işte adresi:


http://www.ajdapekkan.us/BangBang.html

ben beş, o altı yaşındaydı.
sopadan yapılma atlara binerdik.
o siyah giyinirdi, ben beyaz...
dövüşü hep o kazanırdı.
bang, bang. vurdu beni.
bang, bang. düştüm yere.
bang, bang. o korkunç ses.
bang, bang. bebeğim vurdu beni.
mevsimler geldi, zaman değişti.
büyüdüğümde ona benimsin dedim
hep güler ve derdi ki,
beraber oynadığımız zamanları hatırla.
bang, bang. vurdum seni.
bang, bang. düştü yere.
bang, bang. o korkunç ses.
bang, bang. alıştım seni vurmaya.
müzik çalar, insanlar şarkı söylerken,
kilisenin çanları benim için çaldı.
artık o yok, neden bilmem.
ve hâlâ arasıra ağlarım.
hoşçakal bile demedi,
yalan söyleyecek vakti bile ayırmadı.
bang, bang. vurdu beni.
bang, bang. düştüm yere.
bang, bang. o korkunç ses.
bang, bang. bebeğim...
vurdu beni.

Perşembe, Ağustos 23, 2007

Sevgiyle Kalın...

Ayrılık Vakti

Elimde sukutun nabzını dinle.
Dinle de gönlümü alıver gitsin.
Saçlarımdan tutup kor gözlerinle,
Yaşlı gözlerime dalıver gitsin.

Yürü gölgen beni uğurlamakta.
Küçülüp küçülüp kaybol ırakta.
Köşeyi dönerken arkana bak da,
Öylece bir lahza kalıver gitsin.

Umudum yılların seline düştü.
Saçının en titrek teline düştü.
Kuru yaprak gibi eline düştü.
İstersen rüzgâra salıver gitsin.

Necip Fazıl Kısakürek

25 Ağustos'ta görevli olarak yurtdışına gidiyorum. Anlıycağınız birsüre buralarda olamıycam artık:))) Çok işim var çook, hazırlık da yapmam lazım ve çok az da vaktim kaldı. Nasıl yetiştirecem bilemiyorum. Bu arada derste çalışmam lazım, ne çok tembelleştim ben ya. Tatil bana yaramadı galiba. Oralardan sizlere yazmaya vakit bulamam belkide. Umuyorum, görevlerimi de başarıyla yerine getirebilirim, bana dua edin emi?

Neyse, bu arada sizlere de bi veda yazayım dedim, malum gidipte dönememek, gelipte bulamamak var! Sevgiyle kalın...

Salı, Ağustos 14, 2007

Elif'e ve Sürmene'ye kavuştum sonunda:)


SÜRMENEM

Karadeniz'in sahilinde bir incisin Sürmenem,

Güzellikler diyarında birincisin Sürmenem;

Sen kalbimin sultanı, sensin gönlümdeki yar,

Bizlerin tek aşığı sevincisin Sürmenem.

Gel dolaş yalısında, gel tırman dağlarına,

Gel salıncak kuralım fındığın dallarına,

Gel el ele verelim, hizmet verelim sana;

Bu güzel belde için şükrolsun Yaradana.

Oğulların, kızların senin için çalışsın,

Dedelerle nineler sana övgüler yazsın,

Ağaçlar kalem olsa, denizlerde mürekkep,

Destanlar yazsak sana yine de anlatılmazsın.

Seni sevmeyen ölsün, seni sevenler gülsün,

Sen güzeller güzeli yedi veren bir gülsün,

Gurbettekiler hasret, yanındakiler tutsak,

Bütün hemşerilerin senin ile övünsün.

(Neriman KULAÇ)

Bu arada bu yılki finduk ve çay güzelleri de belli oldu...

Pazartesi, Temmuz 30, 2007

Hakikî Aşık

Celâdet ve adaletin timsali Yavuz Sultan Selim, Mısır Seferi’nden sonra fethettiği beldede adalet ve otoriteyi tesis için, bir süre kalmak ister. Bunun için hazırlıklar yapılır ve padişahın otağ-ı hümayunu kurulur. Sultanın çadırını temizlemekle vazifeli kadınlardan biri, akşamları çadıra dönen Yavuz’u, o gün ilk defa yakından görür ve o andan sonra onun sevgisiyle yanmaya başlar. Zamanla bu sevgi, bir sevda olur Mısırlı kadının yüreğinde. O, düştüğü derdin çaresizliğini bilir fakat bununla birlikte çare aramaktan geri duramaz.

Bir cuma günü Koca Yavuz çadırdan çıktıktan sonra bir tanıdığına yazdırdığı kâğıdı, sultanın yastığının yanına iliştiriverir. Kâğıtta;

‘Derdi olan neylesin?’ yazmaktadır.

Sultan, gece istirahatına çekildiğinde yastığının yanında bulduğu kâğıtta yazılı bu ümitsiz cümleye, bir karşılık yazıp yastığının altına bırakır. Kadıncağız sabah, ‘Acaba sultan cevap yazdı mı?’ heyecanıyla -belki de biraz ümitle- yastığın altına bakar ve kâğıdının arkasına bir şeyler yazılmış olduğunu görür. Sırdaşına okuttuğu bu notta,

‘Hiç durmasın söylesin!’ yazmaktadır.

Kadıncağız en azından derdini anlatabileceği düşüncesiyle biraz da olsa sevinir, ümitlenir bu cümleyle. Fakat padişahın celâdeti onu korkutmaktadır. ‘Şiirlerin pençe-i kahrında lerzân olduğu’ Koca Yavuz’a böyle bir şey söylemek kolay mıdır?!..Bu defa kadın,

‘Korkuyorsa neylesin?’

yazılı bir kâğıt bırakır sultanın yastığının altına ve ertesi günü sabırsızlıkla bekler. Ertesi sabah yine yastığın altına heyecanla bakar; sultanın kaleminden çıkan,

‘Hiç korkmasın, söylesin!’

notunu görünce kadının ümidi biraz daha artmıştır. Hiç olmazsa kendini yakıp kavuran derdini söyleyecek, kabul görmese de, derdinden bir nebze olsun kurtulacaktır. Kadıncağız bütün cesaretini toplayıp akşam sultanın gelme vaktinde çadırın girişinde bekler. Birazdan Koca Yavuz, bütün haşmetiyle görünür; hâlinden, duruşundan kadının kendisine bir şeyler söylemek istediğini fark eder: ‘Söyle!’ der kadına. Edeple el-pençe duran kadın titremeye başlar ve dizlerinin bağı çözülür. Padişah gür sesiyle ikinci defa ‘Söyle!’ deyince, kadın, heyecandan yüzü kıpkırmızı olmuş, kalbi yerinden fırlarcasına atarken, titrek ve mahçup bir sesle, heyecanından sadece; ‘Efendim!’ der ve gerisini getiremez. Koca Sultan’ın celâdetinden duyduğu heyecanla yere yığılır ve ruhunu oracıkta Rabbi’ne teslim eder. Herkesi bir telâş ve heyecan sarsa da, gözler Koca Yavuz’dadır. Kalbine sığmayan aşkını söyleyemeden ruhunu teslim eden cariyenin, bu tertemiz aşkı karşısında, meseleyi günlerdir hisseden Yavuz’un yüreği yanar, gözleri dolar ve Koca Halife gözyaşlarını silerek etrafındakilere şöyle der:

‘Hakikî âşık odur ki, sevdiği uğruna kalbi dursun!’

Pazartesi, Temmuz 23, 2007

Erzurum Kongresi ve Kulaçzade Ahmet Efendi

Erzurum'un esaretten hürriyete kavuştuğu gün olan 12 Mart 1918 günü, yani Doğudaki güzel toprakların ve yüksek dağların mert kanıyla sulanarak, düşmana göğüs geren Erzurum'un karanlık bir günden kurtarılmasının yıl dönümünden sonra, her yıl olduğu gibi, bugünde Erzurum Kongresi’nin (23 Temmuz-7 Ağustos 1919) yıldönümü (88.) kutlanır Erzurum’da. Yaşamımızda Türk olmanın gururu ile yeralan bu Kongre, şüphesiz temsil ettiği fikir ve prensiplerle ve sağladığı yetkiler bakımından Milli Mücadele hareketinin tarihi bir hareket ve çıkış noktasıdır.

Milli Kurtuluş Savaşı'nın hazırlık yıllarında, Sivas'tan hareket ederek, 3 Temmuz 1919 günü Erzurum'a gelen Atatürk, 8/9 Temmuz 1919 gecesi son Osmanlı Padişahı Sultan Vahdeddin'e bir telgraf göndererek askerlikten çekildiğini ve "sine-i millet'e" döndüğünü bildirmişti. Erzurum'da büyük bir Kongre'nin hazırlıklarına girişildi. Anadolu'da milli mücadele birliğinin kurulmasının ikinci adımı Erzurum Kongresi ile atıldı. Kongre, 23 Temmuz'da bir okulun salonunda 54 delege ile çalışmalarına başladı.

(bakınız delege isimleri: http://tr.wikipedia.org/wiki/Erzurum_Kongresi_Delegeleri#Trabzon_vilayeti)

İlk gün, Mustafa Kemal kongre başkanlığına seçildi. Milli bir hal alan kongrede, genel değerlendirmeler yapıldı ve doğu illerinin durumu görüşüldü. Milli mücadelenin temelleri açısından önemli kararlar alındı. Erzurum Kongresi'ne katılanlar, 17 çiftçi ve tüccar, 5 emekli subay, 4 emekli memur, 5 öğretmen, 4 gazeteci, 5 hukukçu, 2 mühendis, 1 doktor, 6 din adamı, 3 eski milletvekili, 1 general ve 1 eski bakan olmak üzere 54 delegeden oluşmuştu. 23 Temmuz 1919'da, Kavaf Mahallesindeki eski bir okulun salonlarında açılan Erzurum Kongresi, 6 Ağustos 1919 tarihine kadar, 14 gün devam etti.

Kongrenin yapıldığı okul, 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşlarından sonra Ortaokul olarak yaptırılmıştı. Kongreden sonra 1920-1921 yıllarında Sanat Okulu, 1922-1923 yıllarında Sultani (lise), 1924 yılında da ilkokul olarak kullanılmış aynı yılın sonunda, çıkan bir yangınla tamamen yanmıştı. Erzurum ili özel idaresi, yanan okulun yerine, yeni bir okul yaptırmış, 1926-1927 ders yılı başında Gazi İlkokulu adıyla hizmete açmıştı. Daha sonra okul, 1940 yılında Atatürk Yapı Sanat Okulu olarak kullanılmaya başlanmıştır.


Her ne kadar, Erzurum Kongresi'nin yapıldığı bina, 1924 yılında yanmışsa da yerine yapılan okulun bir salonu, 1960 yılında (Atatürk ve Erzurum Kongresi Müzesi) olarak düzenlenmiş ve ziyarete açılmıştır. Duvarlarında ve vitrinlerde Kongre ile ilgili tutanakların, yazışmaların, beyanname ve telgrafların fotokopileri, delegelerin fotoğrafları ile birlikte biyografileri, Atatürk'ün çeşitli fotoğrafları, Onuncu yıl Nutku'nun el yazısı ile fotokopisi, Erzurum'daki tarihi anıtlardan bazılarının yağlıboya tabloları yer almaktadır. Müze salonundaki masaların üzerinde, Kongreye katılan 54 delegenin adları yazılı mermer plakalar vardır. Bu delegelerden birisi de Trabzon-Sürmene’nin tanınmış eşrafından Kulaçzade Ahmet Efendi’dir. Kongrenin yapıldığı binadaki bu salona ailecek her gidişimizde, bizlerde her Türk gibi gururla ziyaret ederiz ve büyük dedemiz Ahmet Kulaç’ın masasında oturur, o günkü atmosferi hayal ederek, onun hislerini anlamaya çalışırız. Birde hatıra fotoğrafı çekmeden dönmeyiz tabiki.



Ahmet KULAÇ (1870-1935), 1908 Meşrutiyet devriminden sonra iç politika hayatı içinde yaşamış, İttihat ve Terakki fırkasında, Müdafai Hukuk Cemiyetinde, sonradan Halk Partisinde çalışmıştı. İstanbul’da polislik, Erzurum’da Tahsil Müfettişliği, Sürmene’de sandık eminliği yapmıştı. Sürmene Belediye Başkanlığı ve Belediye üyeliklerinde bulunmuştu. Atatürk Sivas’tan Ankara’ya geçip, Heyeti Temsiliye Reisliği görevini alarak Milli Mücadeleyi başlattığı zaman, Sürmene’nin Milli Mücadele İltihak telgrafı Ahmet Efendi tarafından çekilmiştir. 1919’da Erzurum Kongresi’ne de Sürmene’yi temsilen katılmıştır. 1935'de vefat eden Ahmet dedemizin mezarı, birkaç yıl önce ailenin başvurusuyla, Sürmene Belediyesi tarafından yeniden düzenlenmiş, kendisine yaraşır bir hale getirilmiştir. Bu haklı değerin kendisine verilmesinde katkıda bulunan herkese minnettarız.



A.K.

Pazartesi, Temmuz 16, 2007

Kemanını inleten adam; Farid Farjad


1938 tahran doğumlu, İranlı bir keman virtüözü ve müzisyen olan Farid Farjad, 1966 yılında Tahran Üniversitesi’nde klasik müzik üzerine mastır yapmıştır. Kimi konserlerinde karısı piyanoda violine eşlik etse de, Anroozha albümlerinin ilk dört serisinde piyano ile eşlik eden isim, Abdi Jamini'dir. Fars (Persian) halk müziği üzerine ciddi bir birikime sahip olan Farid Farjad, batı ile doğuyu keman ortak paydasında birleştirme girişimlerinde inanılmaz bir başarı elde etmiştir. 1988'de Golha orkestrası ile başlamış, 1989'de Anroozha 1 ve 2 (O günler) albümleriyle ile devam etmiş, 1997'de Anroozha 3 ve 4 arasına bir Golha albümü daha girmiş ve nihayet, Anroozha 5'i (2006) çıkartmıştır. Albümlerinde sadece keman ve piyano vardır.

İlaç gibidir, kimi zaman antidepresan, kimi zamansa depresan etkisi yaratır:) Halen yaşamakta olan Farjad’ın bize yakın bir duruşu vardır. Yakın toprakların ortak kültürü kemanına yansımış ve doğu-batı sentezini mükemmel işlemiştir. Albümlerinin içerisine kattığı Azeri parçası "Ayrılık" ve Ermeni parçası "Sarı gelin"i bir yana, ezgilerinin yaşantılarımızla örtüşme oranının büyüklüğü de bunu göstermektedir. İnsanı alıp götüren ve bir daha geri getirmeyen türden müzikler üreten müzisyenin albümlerini Türkiye’de bulmak eskiden çok zordu, ama şimdi bazı müzik marketlerde bulunabiliyor. İlk dört albümündeki birbirinden güzel harika parçaları bu sitede bulabilir ve indirebilirsiniz: (Yalnız Real Player’ı yüklemeniz gerekiyor bunları dinlemek için)

http://darvish.net/Albums/Instrumental/FaridFarjadViolon.htm

Özellikle ilk albümündeki parçalarını dinlemenizi tavsiye ederim. En meşhur parçalarından bazıları ise: Taghatam deh, Leilli&Majnoon, Mara beboos, Pari kojaie, Gol-e pamcha, Violin song…gibi

Yaklaşık 4–5 yıl kadar önce tamamen bir tesadüfle tanıştım kemana ruh veren Farid Farjad ile. Kendisinden bu kadar geç haberim olduğu için de oldukça üzülmüştüm doğrusu. Farid Farjad bence kemanını çalmıyor, inletiyor dedim ve kemanıyla adeta şarkı söyleyen bu adamı neden daha önce dinleyemedim diye de oldukça hayıflanmıştım. Daha sonraları onunla tanışmamış olan arkadaşlarıma, onu tanımalarına vesile olsun diye en sevdiğim birkaç parçasını göndermiştim. Ve sonra onu ilk kez dinleyen insanların şaşkınlığını izlemek de, inanılmaz keyifliydi doğrusu.

Hani ‘Bir şarkı dinledim hayatım değişti.’ derler ya, değişmedi ama kişisel olarak müzikleriyle yaşamıma kattığı keyfin yanı sıra, o müzikler eşliğinde yaşantımı daha bi yoğun hissetmemdeki payın dışında, bana ayrıca bir mutluluk sağladığı için de bol bol teşekkürlerimi sunuyorum kendisine. Kemanda gezinen bu sihirli parmaklar, beni her dinlediğimde oldukça etkilemiş, duygulandırmış ve başka diyarlara götürmüştür. Bu müzik eşliğinde düşüncelere dalmamak mümkün değil ki. Müzikleri ruhu okşar, eritir adeta. İçinizde uzakların özlemi, hiç yaşanmamış zamanların burukluğu, alıp başını gitme arzusu belirir bu zatı dinlerken…

Gönlündekileri sözcüklerden daha iyi notalarla ifade ettiğine hiç şüphe duyulmayacak kadar ustadır o. Nasıl anlatmalı ki hislerinizi onu dinlerken, sadece onun kemanının tınısı ile varın duygu yoğunluğunu siz düşünün. Kederli günlerimde aralıksız dinlediğim, dinlerken huzur bulduğum, öylesine romantik, öylesine mahzun bu yeri doldurulamaz ezgiler, beni her zaman dinlendirmiş ve başka diyarlara götürmüştür. En duygusal, en iç yakan melodilerin, notaların efendisidir o. Beni derinden etkileyen, adamın içini titreten ve belki de bunalımlı zamanlarda kesinlikle dinlenilmemesi gereken bu keman üstadının kalbinden geçenleri merak etmişimdir hep. Bir gün ona sormak isterdim: ‘Nedir sizi böyle ciğerimi söktürür gibi keman çaldıran şey?’ diye:)

Daha başka ne yazabilirim ki onun ve o eşsiz dillendirdiği kemanının hakkında, ya da ne yazmalıyım? Benim için değil İran’ın, dünyanın en iyi keman virtüözüdür o…

A.K.

Cumartesi, Temmuz 07, 2007

Akrep ve ahtapotun dillere destan aşkı

Çok uzak bir adada yaşayan güzeller güzeli ahtapot ve çok yakışıklı bir akrep birbirlerine âşık olmuşlar. Fakat ikisi de birbirinden korkuyorlarmış. Ahtapot akrepten; onu zehirli iğnesiyle sokar diye, akrep ise; ahtapotun uzun kolları onu boğar diye… Fakat daha fazla dayanamayarak ikisi de birbirlerine kollarını uzatmışlar. Ahtapot “en kötü ihtimalle bir kolumu veririm, nasıl olsa yerine yenisi gelir” diye düşünmüş. Akrep ise “Onun için kendimi feda edebilirim” demiş. Birbirlerini çok seviyorlarmış. O kadar mutluymuşlar ki bütün hayvanlar çok kıskanıyormuşlar onları... Zamanla akrepten sıkılmaya başlamış ahtapot, aklında açık denizler varmış hep. Oralara gidip başka hayvanlarla tanışmanın hayalini kuruyormuş. Güzelliğini bu şekilde geçirmemek için okyanuslara doğru yüzmeye başlamış.

Terk edilen akrep günlerce sahilde onun dönmesini beklemiş. Ardından çok ağlamış, fakat göz pınarları olmadığı için, hep içine akmış gözyaşları. Okyanusların en güzel sularında süzülen ahtapot yeni yerler gördükçe, işte gerçek mutluluk diye düşünüyormuş içinden. Akrebi çoktan unutmuş. Derken birden bir balıkçı ağına dolanmış olarak bulmuş kendisini. Kurtulmaya çalıştıkça daha çok dolanıyormuş. Onu gemiye çekmişler. Balıkçılar ahtapotun kollarını kesip geri denize atmışlar. Kesilen kollarıysa, içki masalarında meze olarak kullanılmak üzere bir restorana satılacakmış. Canı çok yanan ve ne yapacağını bilemeyen ahtapot eski aşkı akrebe dönmeye karar vermiş, fakat kolları olmadığı için yüzemiyormuş artık. Terk edilen akrepse onsuz olmaktansa ölmeyi tercih etmiş ve zehirli iğnesiyle kendisini sokmuş. Diğer hayvanlardan yardım isteyen ahtapot akrebe ulaşmak üzereymiş. Akrebin yanına vardığında ise akrebi ölmek üzereyken yakalamış. Akrep son nefesini verirken “evet işte ben bu güzellik için kendimi feda ettim” demiş içinden. Gerçek aşkının akrep olduğu anlamış ahtapot. Ama artık ne ahtapotun onu saracak kolları kalmış, ne de akrebin onu tekrar sevebilecek kalbi...

Her şey zamanında yaşandığında güzeldir...


(Teşekkürler Ünalcım bu güzel hikayecik için)

Çarşamba, Temmuz 04, 2007

Kırmızı Karanfil

John Blanchard oturduğu yerden doğruldu. Üniformasına çekidüzen verdi. Büyük İstasyon'da yolcuları bekleyen kalabalığı süzdü. Kalbini çok iyi tanıdığı, ancak yüzünü hiç görmediği kırmızı karanfilli kızı aradı gözleriyle. Kıza duyduğu ilgi yaklaşık 13 ay önce Florida'da bir kütüphanede başlamıştı.Raflardan ilgisini çeken bir kitap almıştı. Kitap daha önce bir başkası tarafından okunmuş, sayfa kenarlarına kurşun kalemle notlar düşülmüştü. John bu notların ardında asil bir ruhun, derin bir aklın olduğunu fark etmişti.

Hemen k
ütüphane memuresine gitmiş ve kitabı daha önce alan kişinin kim olduğunu öğrenmişti. Holiss Maynel adında bir kadındı. Holiss'in adresini almıştı. Eve varır varmaz bir mektup yazmıştı: ''Bugün kütüphanedebir kitap okudum. Aldığınız notlar karşısında hayranlık duyduğumu bilmenizi isterim. Sayenizde kitabı daha iyi anladığım gibi, ince düşüncelerinizle de tanışma fırsatı buldum. On gün sonra asker olarak Kore'ye gidiyorum. sizi tanımak ve mektuplaşmak isterdim. Cevabınızı sabırsızlıkla bekleyeceğim.''

Çok geçmeden Holiss'den de sıcak bir cevap gelmişti. John ikinci mektubunu
Kore'den yazmıştı. Savaş günleri sürdükçe mektuplar gidip gelmişti. Her yeni mektupta birbirlerinden biraz daha etkilenmişler, kalplerini birbirlerine biraz daha açmışlardı. John'un terhis zamanı gelmiş, Amerika'ya dönmeye hazırlanıyordu. Kore'den yazdığı son mektupta Holiss'e kendisini görmek istediğini söylemişti. ''Seni tanıyabilmem için bana bir resmini gönder lütfen'' diye bir not düştü mektuba. Holiss buluşmayı kabul etmiş, fakat resmini göndermemişti. ''Resmin ne önemi var ki?'' demişti mektubunda. ''bizi ilgilendiren kalplerimiz değil mi?'' Yine de küçük bir not eklemişti mektuba: ''Seni karşıladığım gün yakamda kırmızı bir karanfil olacak! Böylece beni kolayca tanıyacaksın.''

Günler birbirini kovalamış ve John ülkeye dönmüştü. Şimdi trenden iniyordu. Gözleri kırmızı karanfilli kadını ararken hiç ummadığı bir şey oldu. Genç, güzel, uzun boylu bir kadın kalabalığın içinden kendisine doğru yürümeye başladı. Sarı saçları omuzunu süslüyor, mavi gözleri bir okyanus gibi derin derin kendisini süzüyordu. Üzerindeki mavi elbise ile kararlı bir edayla John'a yaklaşıyordu. John da ona doğru yürümeye başladı. Ancak son anda yakasında kırmızı karanfil olmadığını farketti. İyice yaklaştığında sıcak bir tebessümle seslendi John'a: ''Seninle tanışabilir miyiz, denizci?'' Tam o sırada güzel kadının omuzunun üzerinden yakasında kırmızı karanfil olan kadını gördü. Kısa boylu, şişman sayılacak bir kiloda, gri kısa saçlı, tozlu uzun pardesü ve kalın bilekleriyle öylece duruyordu. John şaşkındı. Az önce hayatında gördüğü en güzel kadından reddedilmez bir tanışma teklifi almıştı. Ancak karşısında kalbine aşık olduğu kadın duruyordu. Tereddüdü kısa sürdü. Kendini toparladı ve yanındaki dünyalar güzeline alırmadan ilerledi.

Elinde Holiss'le birbirlerini tanımalarını sağlayan kitap vardı. Kitabı biraz daha sıkıca kavrayıp kırmızı karanfilli kadına yaklaştı: ''Merhaba Holiss'' dedi, gözlerinin içi gülerek. ''Pardon'' dedi kadın, yüzünde halden anlayan bir tebessümle, ''Ben Holiss değilim. Az önce burdan geçen sarı saçlı, mavi elbiseli genç hanım benden yakama bu karanfili takmamı rica etti. Bana da Holiss diye hitap eden biri olursa, kendisini istasyonun çıkışındaki pastanede beklediğini söylememi istedi. Ne demek istediğini anlayamadım ama, giderken kulağıma ''Bu bir sınav!'' diye fısıldadı.

Senai Demirci (Aşka Dair Öyküler)

Cuma, Haziran 08, 2007

Hayatı Ertelemek

İnsan hayatı erteleme ve ertelediği şeylere bir daha kavuşamama üzerine kuruludur. Evet, insan hayatı kuruludur. Çalar saat gibi. Yemeye, içmeye, askere gitmeye, işe yetişmeye, para kazanmaya, kazandığını harcamaya ve ölmeye kuruludur. İnsanın nasıl bir biyolojik ritmi varsa, hayatın da bir toplumsal ritmi vardır. Dakika şaşmaz ve ritim bozulmaz.

Bir şeylere ulaşmak, belli bir yerlere gelmek için hayatın içindeki güzellikleri, heyecanları veya fırsatları kaçırarak, hayatı ıskalarız. Yaparken belki anlayamayız ve çoğu zaman da kendimize "ne yazık ki.." lerle itiraf ederiz. Genelde zamansız gelen ölüm haberleriyle, acı acı çalan gece telefonlarıyla hatırlarız hayatı ertelemeyi. Hayat, ertelemeye deyecek kadar güzel olsa da, hayatı ertelerken onun güzelliğinden haberdar mıyız? diye soralım kendimize.

Hayatı ertelemenin zararları konusunda yıllar sonra, ancak yıllar sonra anladım ki…Tren kaçmıştır artık. Ne kaçması ya, emekliye ayrılmıştır.

Eğer aşağıda sıralanmış alışkanlıklardan en az birine ya da bir kaçına sahipseniz, geçmiş olsun hayatınız boyu kolay kolay kurtulamayacağınız bir hastalığın pençesine düşmüşsünüz demektir:

Erteleme hastalığı’

Eğer yıllardır görmediğiniz arkadaşınız sizi her aradığında, tamam ben seni arıycam bugün yarın buluşuruz deyip, onu göremediğiniz yıllara yenisini ekliycek kadar zaman onu aramamazlık yapıyorsanız. Onu bir daha asla göremezsiniz, çünkü artık telefonlarınızı açmaz, herkesin de bir sabrı vardır.

—Elinizde fırsat varken nasılsa bugün gidebiliyorum bilmem nereye, dur haftaya giderim diyorsanız. Gidemezsiniz, çünkü onu da ertelersiniz, bir de bakarsınız fırsat mırsat kalmamıştır.

—Uykum geldi, ama dur biraz daha şunu yapayım ya da yok biraz daha sallanıyım diyorsanız, sonunda bunlar bir tek geceye özgü kalmaz, her gece bu hale gelirsiniz. Sonunda gelen uykularınızın yerini, kaçmış uykularınız alır.

Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar ve üçüncüsü olmaz.

Hayatı ertelemek, yaşanması gerekenleri sürekli bir kenara itmek, bazen de toplumun standartlarına uyma pahasına hayalleri, istekleri gerçekleştirememektir. İnsanoğlu üşengeç bir varlık olmasından ötürü, kendi ile ilgili bir takım reformlara imza atma konusunda yeterli kararlılık ve iradeyi gösteremeyip, yapmak istediklerini veya yapması gerekenleri sürekli ileri bir tarihe erteleyerek kendini avutur. Sonra da, zamanla yaşanmışlıklar karşısına geçip sorgular onu. Peki, yine eskiye dönmeyecek mi her şey... Unutulmaya yüz tutmuş her ne varsa hayata geçmeyecek mi en baştan...Sil baştan…Yine yürek ağlamayacak mı?... Kalp atışları çoğu zaman durmayacak mı?...Kimden kaçıyoruz ki?... Kendimizden mi?...Korkaklık mı, yoksa çılgınlık mı bizimkisi?...Demiycek miyiz?

Her şeyden önce unutmayalım ki, her şey eninde sonunda bizde bitiyor. Hayatta her şeyi irdelememek lazım. Yani şartlar tam olgunlaşmadı diye mutluluğu ertelemek, hiçbir zaman mutlu olamamayı getirir öyle değil mi? İnsan bence hangi koşullarda yaşadığından çok, o koşulları kendisi için faydalı hale getirecek yöntemlere yoğunlaşmalıdır. Bazen mutluluk taklidi yapmak ta gerçek mutluluğu getirebilir, kimbilebilirki bunu? Hayatı ertelemek değil mi en büyük yanlışımız zaten, yarın burada olacağımızı kim garanti ediyor veya hayatın adil olması gerektiğini?

Sonuç mu? Sonuç basit... Ne olursa olsun hayatı ertelemeden yaşa... Çünkü zaten o seni yeterince erteliyor...

İşte o yüzden hayatı ertelemeyi sevmiyorum! Ve buna istinaden yaşamaya devam, bugünün işini yarına bırakmadan…Haftaya bi konferansa katılacağım, tüm hafta buralarda olmayacağım anlıycağınız ve tabiî ki sizlere bir şeyler karalayamayacağım. Daha şimdiden heyecanlanıyorum, uzun süredir göremediğim arkadaşlarımı göreceğim için. Malum hayatı ertelememek lazım öyle değil mi?

A.K.

Yaşamı Ertelemek

Beni her ölüm etkiler
tanımasam bile üzülürüm
yitirilmiş ümitlere...
Hiç gerçekleşemeyecek ideallere...

Yaşanmamış sevgilere üzülürüm
bu yüzden korkarım yaşamı ertelemekten
ne yapılması, ne söylenmesi gerekiyorsa
söylenmeli, yapılmalı

seviyorsanız, sevdiğinizi bugün söyleyin
sevdanızı bugün yaşayın
işinizde yapılacak ne varsa bir an önce yapın
yarın çok geç olabilir
bir anda bitebilir her şey
yaşamak için acele edin bence
kısa yaşamışlıklar, yaşamamışlıklardan daha iyidir
geriye dönüp baktığınızda, keşkeler çoğunlukta olmasın
uzun vadeli hedefler için bile bugünden harekete geçmeli
yarınlar çok uzakta olabilir

daha okulda başlamıyor muyuz ertelemeye yaşamı
ilk hedef kolej, sonra üniversite
hep yarına yatırım bugünü sonra
yaşamamacasına
işe gireyim sonra...
Evleneyim sonra...
Çocuklar büyüsün sonra...
emekli olayım sonra....
sonra...
sonra...
sonra...

bir sürecin başında, ortasında yaşam her an sona erebilir
sonrası olmayabilir
fedakarlıklar güzel ama
unutmayalım (herkes kendi hayatını yaşar)

İnsanlar yaşadıkça yaşlandığını düşünür,
aslında insanlar yaşamadıkça yaşlanır...?
Sevgileri yarınlara bıraktınız
çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
Siz böyle olsun istemezdiniz
bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
kalbinizi dolduran duygular
kalbinizde kaldı

siz geniş zamanlar umuyordunuz
çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
açan çiçekler vardı,
gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
yahut vakit olmadı

Behçet Necatigil

Cuma, Haziran 01, 2007

Pazar, Mayıs 27, 2007

Babamdı Dağ Gibi Bir Adamdı...

Babamdı Dağ Gibi Bir Adamdı...

Babamdı dağ gibi bir adamdı
Ellerinde kardelen yüreğinde menekşeler açardı
Gülünce yanaklarında yediveren gülleri
Üzülünce bir sarı gül solgunluğu yatardı

Babamdı dağ gibi bir adamdı
Taze kır çiçekleri gibi kokardı
Bir duruşu vardı ki
Sanki kış ayında bahar bana koşardı

Babamdı dağ gibi bir adamdı
Yitik hüviyetlerin arasında usumu yitirdiğim bir zamandı
Sığındığım gölgesine, koynunda yattığım aslandı
Oysa yüreğinde titreyen bir ceylan yatardı

Babamdı dağ gibi bir adamdı
Keder alnında ince bir yara gibi ağır ağır kanardı
Gitmek için düşüp yola dönünce sırtını yıldızlar kayardı
Mor menekşem, sümbülüm, saksıda yaban gülüm alev alev yanardı

Babamdı dağ gibi bir adamdı
Dedi ki bu gün şahlanma zamanıdır
Yüreğimde büyüttüğüm amansız bir ağrıdır
Uçurumlar çeker beni sanki kıyamet anıdır

Babamdı dağ gibi bir adamdı
Dur yok durak yok, sanki sonsuzluk kadardı
İçin için yandım, içim çöl sıcaklığındaydı
Gidişi bende kaldırılmayacak kadar ağırdı

Babamdı dağ gibi bir adamdı
Kurmuştu saatini ayrılığa, yıkılıyordu dağları
Gözyaşım dondu yanaklarımda, unuttum avuntuları
Suskun yakarışların ardına sığındırdım bekle diyen durakları

Babamdı dağ gibi bir adamdı
Vedasız bir gidişi hatırımda tek hatıra kalandı
İçten içe ağladığım, kanadığım zamandı
Babamdı, ne gerçek ne yalandı…………

Nilay Aktaş

Salı, Mayıs 22, 2007

Görülmesi gereken bir yer: Safranbolu

Bu hafta sonu, 5000 yıllık tarihi dokusuna hayran kaldığım, görmediyseniz mutlaka görmenizi tavsiye edeceğim ve adının orada yetişen safrandan geldiğini öğrendiğim Safranbolu'daydık efendim. Batı Karadeniz bölgesinde, Karabük’e bağlı olan ve eski evlerinin mimarisi ile ünlü bir ilçe olan Safranbolu’da öğrendiklerimi sizlere de aktarayım istedim.

Safranbolu geleneksel Türk toplum yaşantısının tüm özelliklerini yansıtan ve uzun tarihi geçmişinde yarattığı kültürel mirası çevresel dokusu içinde koruyan örnek bir müze kent. Sahip olduğu zengin kültürel mirası kent ölçeğinde korumadaki başarısı Safranbolu’yu “dünya kenti” ününe kavuşturmuş ve UNESCO tarafından “UNESCO dünya mirası listesi”ne alınmıştır. Korumacılıktaki başarısı ise kente “korumanın başkenti” unvanını kazandırmış.


Safranbolu denilince akla, hiç bozulmadan günümüze kadar gelmiş evleri ve arnavut kaldırımlı sokakları gelmekte. Kentin ününü oluşturan Safranbolu evleri, genelde 18. ve 19.yy.’da inşa edilmiş, geleneksel Türk hayatının geçmişini, kültürünü, ekonomisini, teknolojisini ve yaşama biçimini yansıtan mükemmel mimarlık bilgisi ile yapılmışlar. Eski Safranbolu ve yeni Safranbolu diye ikiye ayrılmış. Eski Safranbolu’da, yaklaşık 2000 geleneksel Türk evi bulunmaktaymış. Bu evlerin 800 kadarı yasal koruma altındaymış. Konaklar artık genelde otel olarak kullanılmaya başlanmış. Bazı konakların alt katları ise bar veya cafe v.s. olarak kullanılmakta. Mimarisinde hiçbir evin diğerinin güneşini kapamama ayrıntısı hoşgörüsüne sahip olduğunu ve şehir merkezinde evlerin güneş yönüne doğru içten dışa doğru yapılmış olduklarını öğrendim.

Sonbaharda güzel bir çiçek açan ve kokulu bir bitki olan Safran’ın günün sadece belli bir saatinde toplanması gerektiğini, elde edilmesi ve yetiştirilmesi oldukça zor olduğunu, ağırlığının binlerce katını sarıya boyama özelliğine sahip olduğunu ve bütün bunlara bağlı olarak dünyanın bu en pahalı baharatının kilosunun 15.000 YTL’den satıldığını da öğrendim.

Şehir merkezinde meşhur kuyu kebabı ve safranlı zerde pilavı yapan bir lokantada yemek yedik, tavsiye ederim. Lokumu (özellikle safranlısı) çok hafif ve lezzetli ama safran çayını çok sevmedim doğrusu.

Kültür bakanlığı projesi ile restore edilmiş ve yeniden düzenlenmiş olan Hükümet Konağını, Saat Kulesini, Arasta çarşısını, Cinci Hanını, Hıdırlık Tepesini, Bulak (Mencilis) Mağarasını ve haremlik&selamlık bölümlerden oluşmuş ve restore edilmiş harika bir eski müze evinin içini de gezdik bu arada. Hıdırlık Tepesi denilen yerden şehrin her tarafı görüldüğü için fotoğraf çekmek için ideal bir yer. Çarşısı, küçük küçük dükkânlardan oluşmuş, daire seklinde bir alışveriş mekânı olup, bu dükkânlarda Safranbolu’ya özgü turistik el işi eşyalar satılmakta. Ama eski çarşı kısmında mimari yapıyı bozacak bir şey yapmamaya gerçekten özen göstermişler. 210 yıllık Saat kulesi'ndeki 41 yıllık emektar olan sevimli ihtiyar amcanın zorla anlayabildiğimiz yöresel aksanlı anlatımıyla Safranbolu hakkında bazı şeyler de öğrenebilirsiniz aslında:)

Annemle gittiğimiz bu güzel geziden ben çok hoşlandım doğrusu, iyiki de gitmişiz...Güzel yurdumuzda daha çok gezilip görülecek yer var, öyle değil mi?

A.K.