Cuma, Temmuz 28, 2006

Kanatlanıp uçsam şöyle...

Herkes özgür olmak ister tabiki. Özellikle de yapılacak bir sürü iş varken ve hem de aylardan yaz ise:


Özgürlük


Üfleseler de uçsam bir nefeste
yüzler aynı, sözler aynı, ben hep aynı
sıkıştım kaldım bu paslı kafeste,
farklı yağmurlarda ıslanmak
farklı tatlar almak
farklı yüzler görmek istiyorum,
işime gelince havalanmak
işime gelince okyanusa dalmak
işime gelince ağlamak, gülmek istiyorum...

Yusufcan Köksal

Cumartesi, Temmuz 22, 2006

Sonunda ben de EVlendim!

Nasıl oldu, bu kız da nihayet şeytanın bacağını kırdı demeyin canım oldu bile . EVlenmek nasıl bişeymiş sonunda gördük bizde. Ama çok zor bilesiniz, dedikleri kadar varmış yani. Zor ve bi o kadar da meşakkatli yani. Hele her işle bizzat kendiniz uğraşıyosanız, daha da zor. Anlıyacağınız pek tavsiye etmem yani, sıkıntıya girmeyin boşu boşuna. Ben bi daha da EVlenmem bilesiniz.
Önce herşeyi hazır yapılmış bir ev bulun, ev sahibinize de kiranızı zamanında ödeyin, ustalarla da didişmeyin ve de en önemlisi sinirlerinizi de bozmayın.
Ama şu da var tabi, her şey bitipte, içinde oturmayı başarabilirsek, home sweet home da olabilir yani?
Her şey bi yana da, nedense hiçbirimizde yeni bir ev sahibi olmanın verdiği çoşkuyu ve heyecanı göremiyorum. Sadece yapılması gerekli olan işler olarak kabul ediyoruz ve yapıyoruz o kadar!
Zannediyorum hepimizin içinden geçen ortak fikir şu: Neye yararki içinde şen kahkahalar duyulan bir ev olmadıktan sonra...

Çarşamba, Temmuz 19, 2006

Bi de siz bakın, ne dersiniz?

Bu gün canım çok sıkkındı, her zamanki gibi dediğinizi duyar gibi oldum nedense... Şu odamdan bi çıkayım, yeni kampüsümü bi gezeyim dedim. İyi geldi hakikaten, oturdum yüksekçe bi yerlerde, ruhum dinlendi sanki, doyasıya tadını çıkardım bu günün. Hiç fena değilmiş göl manzarası harika Valla. Bi de siz bakın, ne dersiniz?





Yeni odamdan göl gözükmüyor tabiki. Oda dağ manzarasına bakıyor. Bi de ona bakın bakalım.



Hadi Aysel yeter bu kadar, kalk işinin başına dön!

Salı, Temmuz 11, 2006

Paylaşmak

Tekrar geri döndüm evime, kürkçü dükkânıma yani. Bu gidip gelmeler bu sene çoğalacağa benziyor, neyse hayırlısı olsun. Benim için oldukça faydalı ve bi o kadar da eğlenceli geçen bir kongre sonrası... Beni bekleyen bir sürü iş olduğunu hatırlamanın verdiği şoku bu gün üzerimden attım sayılır. Bir süredir unutmuştum sorumluluklarımı, onlar olmadan yaşayamıyom ki artık. Üstümde ağırlıklar olmalı yani, onları bırakamam.

Son zamanlarda zaman zaman hissettiklerimi, artık son günlerde daha bi yoğun hissetmeye başladım. Bu hislerimi paylaştığım biricik eski dostum Zeynebi de biraz üzdüm ama anlatacak birileri olmalı, paylaşmalıyım, yoksa... Tüm hayatım paylaşarak geçmedi mi? Hep yakınımda beni benden çok tanıyan birileri vardı paylaşmak için, ama şimdi yok. Yokluklar içinde yapayalnızım bazen, boğuluyorum, boşluktayım ve sonumun geldiğini zannediyorum. Bazen de beni birilerinin düşündüğünü bilmek kısa süreli de olsa iyi geliyor, terapi gibi yani. Ama biliyorum ki bu kimseler hiçbir zaman onlar olmayacak ve onların yerini dolduramayacaklar. Çünkü hepsinin ait oldukları yerler, kişiler var, bana ait değillerki…Neye yarar?

Bilemiyorum ki sonum ne olacak, onu Allah bilir tabi. Nasıl yaşamışım 11 ay bu yoğun duygularla, özlüyorum onları hem de çok. Belki de üzüldüğüm kendimdir, kendi halim, ne olacağım ben sorusu, onlar değildir. Çünkü onların çok mutlu olduğunu biliyorum, en azından öyle düşünmek istiyorum.

Evet yakında memlekete, tekrar eski mekanlara, anılara dönülecek, hepsi toparlanacak ve yeni yerlerine, evlerine getirilecek…Bizi bekleyen neler var acaba buralarda? Bazen düşünüyorum… Niye geldik buralara ne işimiz var, buraya ait değiliz gibi. Peki biz insanoğlu nereye ait’iz ki? Yeryüzünde hiçbir yer bize ait mi ki..sahip olacağımız sadece bir avuç toprak değil mi?


YALNIZLIK ŞİİRİ

Bilmezler yalniz yasamayanlar,

Nasil korku verir sessizlik insana;

Insan nasil konusur kendisiyle;

Nasil kosar aynalara,

Bir cana hasret,

Bilmezler.

Orhan Veli 1948

Salı, Temmuz 04, 2006

Nerde o eski günler!

Öyle çok fazla da sevmem doğum günü kutlamalarını, özellikle 30'u devirdikten sonra insanın yaşını hatırlatılması hoş değil ama sadece sevdiklerimin hatırlamasını da beklerim yani. Onlarsız ne günüm varki.
Cenab-ı Allah'a şikayetlenmek olmasın ama hayatımın en mutsuz doğum günlerinden biri bugün. Biliyorum şükredecek çok şeyim var ama onlarsız yaklaşık 11 ay geçti, nasıl geçti birde bana sorun.
Yokluğunuzun bir kez daha altı çizildi bugün canlarım, beni kızdıran yok, bana sarılan yok, şakalaşan yok, sürpriz yapan yok! Nerde o güzel, mutlu günler, şen kahkahalar, muhabbetler nerde...
Bir taraftan çalışmam gerek yarın katılmam gereken bir kongre var, bir taraftan da günün anlam ve önemine binayen buruk hislerim...
Ama güzel olan bazı şeylerde vardı tabi, bir yaş daha yaşlanmamın ve bunun sürekli altının çizilmesinin yanısıra, biricik Cenk ve Elif'in bana yaptıkları sürpriz beni çok mutlu etti. Teşekkürler, beni düşündüğünüz ve benimle olduğunuz için, buradaki yeni ve değerli dostlarımız. Ben de sizi seviyorum.
Evet bazıları ben pek takmam yaş mevzusunu dese de inanmayın külliyen yalandır. Bi arkadaşımdan 'izninle bunu yazacam dediğim' ve onun da benden niçin izin alıyosun git Can abiden izin al dediği şiirde; bakın Can Dündar abimiz benim bu güne ait hislerimin bazılarını nasıl da özetlemiş, buyrun sizde okuyun. Bakiyim hem fikir olacakmısınız.

Herkese mutlu ve hayırlı yaşlar diliyorum.

BENİM YAŞLARIM

İnsan 5 yaşına gelmeden anlıyor; açlığın öldürdüğünü,

soğuğun dondurduğunu, ateşin yaktığını...

Sevgisizliğin insanın canını acıttığını...

Duyguları, nesneleri, kişileri, çevresini tanıyor.

Her şey ona çok büyük görünüyor:

Ev, masa, anne, baba...

10'una gelmeden oyunla, sayılarla, harflerle tanışıyor. Azgın bir iştahla

öğreniyor. Kız ya da erkek olduğunu fark ediyor. Dünyanın evde, okulda

kendisine anlatılandan da büyük olduğunun ayırdına varıyor.

***

15'inde, tam da en çok kendini sevdireceği çağda, sivilcelenen yüzünden,

değişen bedeninden utanırken aşkı keşfediyor.

Dış dünya kadar iç dünyanın da büyük salonları ve kendisinin bile

bilmediği odaları olduğunu, açıldıkça o odalardan devasa bahçelere

çıkıldığını hissediyor, büyüleniyor. Şarkıların içinde sevdalar

gezdirdiğini, şiirin her türden hasreti dindirdiğini anlıyor. Aşk acısını

öğreniyor. Yine de seviyor; ille seviyor, inadına seviyor.

20'sinde putlarını yıkıyor, başkaldırıyor, kanatlanıyor.

Her şey ona küçük görünüyor:

Ev, masa, anne, baba...

"Dünya küçükmüş; büyük olan benim" efelenmeleri başlıyor.

Lakin dünya bunu bilmiyor.

O yüzden 20'ler çoğu zaman hayal kırıklıklarıyla geliyor.

***

25'inde ayaklar biraz yere değiyor.

Okul bitiyor, iş telaşı başlıyor.

Sınıfta öğrenilenlerin akı, sokaktaki gerçeklerin karasına çarpıp

grileşiyor.

Yolu hızlı gelenler çabuk yorularak, sevdiğini bulanlarsa kalbinden

vurularak evleniyor genelde...

5 yıl önce uzak bir ülke olan "istikbal", daha yakına geliyor.

"Bir denizde yangın çıkarma" hayali erteleniyor.

"Dünya zor"laşıyor.

***

30'unda muhasebeye başlıyor insan:

"Dünya hâlâ beni tanımadı, üstelik galiba ben de dünyayı tam tanımıyorum"

dönemi...

Mevcut bilgilerin sorgu yeri...

Kuşkunun beyliği...

Tehlikeli yaşlar: "Bunun nesine hayran oldum ki ben" pişmanlıkları,

"Hakkımı yediler" sızlanmaları, sırta saplanan hançerler, çelmeler, dost

kazıkları, ağır ağır olgunlaştırıyor insanı...

***

35, yolun yarısı...

Hiç okul asmadan, evden kaçmadan, bir terasta sevdiğiyle öpüşüp bir

çadırda uyanmadan 20'sine gelenler için gecikmiş telafi çağları...

Daha önce hiç yüz verilmemiş ana-babaların sözüne yeniden kulak kabartılan

yaşlar... Olgunluğun karasuları...

40'ında eski kotlar dar gelmeye, saçlara ak düşmeye, aile büyükleri

yaşlanıp ölmeye başladığında bocalıyor insan...

Panik, kadınları kuaföre sürüklüyor, erkekleri araba galerilerine; ve

ikisini birden yeni sevda hayallerine...

Yiten gençliğe, boyalı saçlarla, içe çekilen karınlarla, kırmızı

arabalarla çare aranıyor.

***

45'inde "istikbal" denilen o uzak ülkenin toprağına ayak basıyor insan...

Hem ölüm yarınmış gibi, hem hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamasını öğreniyor.

Eski dostlar, hatıralar kıymete biniyor.

Didişmenin yerini sükûnet, böbürlenmenin yerini nedamet, kinin yerini

merhamet alıyor. "Keşke"ler "iyi ki"lerle, hırslar hazlarla yer

değiştiriyor.

Bu dünyayı silkelemekten, daha iyi bir dünya için kavga vermekten

vazgeçmeseniz de, öbür dünya umuduna da kulak kabartıyorsunuz, ara

sıra...

***

Genellenemez tabii; bunlar benim yaşlarım.

Sonrasını bilmiyorum henüz; öğrendikçe yazarım.

Can Dündar & Milliyet,
17.06.2006